(Yaklaşık on dört yıl önce kaleme aldığım yazıyı, küçük dokunuşlar ve değişikliklerle bugüne taşıdım).
Her canlının ölümü tadacak olması sünnetullahtır; amenna, eyvallah! Ancak hayatta yüzleşmekten çekinip korktuğum acı gerçeklerden biri, annemi ve babamı kaybetmekti.
Belli bir yaşa kadar hem anneye hem babaya sahip olmanın hazzını, Allah biliyor ya, doya doya yaşadım. Anne varlığı bambaşkadır… Ancak baba; hayatın acımasız darbelerine, sarsmalarına ve savurmalarına karşı muhkem bir sığınak, yıkılmaz bir kale gibidir.
Onlar hayattayken en büyük zenginliğim, varlıklarıydı. Yaptığım bütün planlar, kurduğum bütün hesaplar hep onların hayatta olmaları üzerineydi. Son zamanlarda şakayla karışık kendilerine şöyle derdim:
“Bizi bu yaşa kadar sağ salim getirip kendinize iyice alıştırdınız. Bundan sonra sizler olmazsanız çok zorlanırız, hayatın tadı kaçar.”
Ne var ki, ozanın dediği gibi: “Ölüm Allah’ın emri!” Gün geldi, önce babam, sonra da annem beka âlemine göçtü. Bizler de geç yaşlarda da olsa hem yetimliği hem öksüzlüğü yaşadık.
Bugün babamı anlatmaya çalışacağım.
Babam, aklım erdiğinden vefatına kadar, emin olun, insanları zarara uğratacak bir teklifte bulunmamış, bu yönde en küçük bir imada bulunmamıştır. Ferasetiyle yolumuzu aydınlatırdı. Haramlar ve yasaklar ateşine dokunuruz diye üzerimize adeta titrerdi.
Bizler, yeni deyimle, ataerkil ailenin çocuklarıydık. Yaşımız kaç olursa olsun, büyüklerimiz bize karşı hep mesafeli durur; sevgilerini ve takdirlerini açıkça göstermekten kaçınırlardı. Babam tavizsiz, keskin, sert ve ,katıydı.
Ona göre evlat, kaç yaşında olursa olsun, büyüklere hürmet ve itaat etmekle ve bunun gereğini eksiksiz yerine getirmekle mükellefti. Karşısında “Öf!” demek, söylediklerine (yanlış bile olsa) itiraz etmek mümkün değildi. Zira kendisi de atalarının karşısında öyle idi. Hatta dedem karşısında konuşamaz, nutku tutulur ve dedemin söylediklerini dinlemekle yetinirdi. Onun söylediklerine ya da yaptıklarına itiraz etmeyi bırakın kendi düşüncesini bile dile getirmezdi.
Bunları bir şikâyet değil, sadece bir tespit olarak ifade ediyorum. Kutsal Kitabımız neyi emrettiyse ona uymamız, Allah Resulü’nün bize öğrettiği neysee ona göre yaşamamız için çırpınırdı. Üzerimizdeki ata hakkı işte böyle oluşmuştu.
Babam, ilkokula gidememişti. Henüz 16 yaşındayken, 15 yaşındaki annemle evlendirilmiş; sonraları traktör olsa da o, küçük yaşlarda bir çift öküzle çekilen kara saban ve atlarla çekilen pulluğun sapına yapışmış, gece gündüz, yaz kış demeden tarla tapan, çift çubuk peşinde bir ömür tüketmişti.
Allah rahmet etsin, ilkokul öğretmenimiz Hasan Kaçar’ın, ağabeyimi ve beni kastederek:
“İş çok diye bu çocukları engelleme, ortaokula gönder!” uyarısını kulak ardı etmeyip o zor şartlarda bizi ortaokula göndermiş, okuyabilmemiz için varını yoğunu ortaya koymuş, elinden geleni yapmıştı.
1960’lı yılların ortalarında ağabeyimle Akşehir Ortaokulu’nda okuyorduk. Tatil, cumartesi öğle başlar, pazar akşamı biterdi. Hafta sonu geldi mi bazen yaya, bazen at arabasıyla, bazen de traktörle; ne denk gelirse, şehre yakın olan köyümüz Karabulut’a giderdik.
Babamızın önceden planlayıp hazırladığı ev, ahır, tarla, bağ ve bahçe işlerini o bir buçuk günde yapar; pazar akşamı ya da pazartesi sabahı erkenden şehre dönüp okulumuza devam ederdik.
Mübalağa etmiyorum; bir hakikatin samimi itirafını paylaşmak istiyorum sizlerle. Boşuna mıdır eskilerin:
“Bir evlat, sırtında kırk defa hacca götürse yine de atasının hakkını ödeyemez.” demesi?
Şimdi size unutamadığım bir hatıramı aktarayım.
Çetin bir kış geçiriyorduk. Taşın taşı kavradığı, her yerin kar ve buzla kaplandığı günlerdi. Türkiye değil, sanki mübarek Sibirya! Abartmıyorum; ilikleri donduran, havaya tükürseniz yere buz parçası olarak düşecek kadar bir ayaz vardı.
O hafta pazar akşamı şehre dönemedik, mecburen pazartesi sabahına kaldık. Sabah ezanından çok önce yataklarımızdan kaldırıldık. Annemle babam atları arabaya koşuyordu.
Şeker pancarı taşımada kullanılan arabanın yan ve arka tahta kapakları yerlerine takıldı. Evde bulunan çul ve keçe arabanın içine serildi. Üzerimize kalın bir yün yorgan…
O gün ortaokula devam eden dayıoğlumuz da bizimleydi. Üç çocuktuk.
Peki, atları kim sürecekti? Elbette babam… Hem de sipersiz, ayakta.
Ellerinde eldiven, başında el örmesi yün başlık, sırtında sako… Bütün yol boyunca dizginleri tutmak için ayakta kalacaktı. Başka yolu yoktu. Ortalık adeta jilet gibiydi. Atlar için de kolay değildi, buz üstünde araba çekmek. Hayvanların ayaklarının kaymasını arabanın sık sık yalpalamasından anlıyorduk.
At arabamız yaylı değildi; eski tip makaslı, tekerlekleri şınalı bir yük arabasıydı. Yol sarsıntılarında on dakikaya varmaz dalağınız şişerdi. Ona razıydık. Ah şu nefesi bıyıklarda buza çeviren ayazın titretmesi olmasa…
Yorganın altında biz, kendi nefesimizle ısınmaya çalışıyor; bir yandan da çocukça muziplik yapıyorduk. Sekiz kilometrelik yolun en az bir saat sürecek böyle zor yolcuğunu eğlenceye çevirmek bizim için kaçırılmayacak bir fırsat ve büyük bir zevkti. Nasıl olsa babamız gülüşmelerimizi duymaz.
Babam ise -iyi bir avcıydı, ayazı, boranı, tipiyi, sisi yaşamış biriydi- bizi şehre ulaştıracak, sonra tek başına, yine ayakta, köye geri dönecekti.
Uzun bir yolculuktan sonra araba durdu. Belli ki, şehirdeki dede evine ulaşmıştık. Babam arabadan inemedi. Sanki buzdan bir adam olmuştu.
Rahmetli ninemiz yanımıza geldi. Hayretler içinde evladına üzülüyor, hatta kahroluyordu:
“Mektebi batsın bu işin!” diye söylendi. Babama:
“Ömer, in aşağı, biraz ısın, sonra git kuzum, yavrum!” diye yalvardı. Ama nafile…
Biz çantalarımızı ve haftalık erzakımızı indirdik. Babam arabayı köye geldiği yoluna çevirdi, atlara çaldı kamçıyı ve geri döndü.
Ona göre evlat olarak bizim işimiz kolaydı. Bize düşen derslere çalışmak, onun istediği gibi; yalpalamadan, eğilip bükülmeden, harama el uzatmadan, yalana itibar etmeden dosdoğru yürümek…
