Bir bez parçası değildir bayrak. Rengiyle, gölgesiyle, dalgalanışıyla yalnızca rüzgâra tutunmaz; bir milletin hafızasına, acısına, duasına tutunur. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” dizesi, bir şiirden çok bir hakikatin özetidir. Çünkü o kan; cephede toprağa düşenin, siperden kalkamayanın, evladını yolcu edip dönemeyenin kanıdır.
Türk bayrağı, kırmızısını bir boya kazanından almadı. O kırmızı, Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Sakarya’dan 15 Temmuz’a kadar uzanan bir yürüyüşün rengidir. Ayı, karanlık gecelerde yolunu kaybetmeyen bir milletin umududur; yıldızı ise gökyüzüne değil, kalplere çakılıdır.
Bayrağa saygı, bir protokol kuralı değildir; bir vicdan meselesidir. Onu yere düşürmemek, yalnızca fiziksel bir refleks değil, tarih bilincidir. Çünkü o bayrak, üzerine örtülen şehidin son yorganıdır; tabuta sarıldığında bir annenin gözyaşını içine çeker, bir babanın suskunluğunu taşır.
Bugün bayrak direğe çekilirken marş çalıyorsa, bu bir tesadüf değildir. Marş, bayrağın sesi; bayrak, marşın gölgesidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Ve ikisi birlikte, bu topraklarda “biz buradayız” demenin en gür ifadesidir.
Bayrağı sevmek; slogan atmakla değil, onun uğruna verilen bedeli unutmamakla olur. Onu dalgalandıran rüzgârın arkasında, şehitlerin nefesi vardır. İşte bu yüzden bayrak, sadece gönderde değil; yürekte taşınır.
Ve bu millet bilir ki:
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!
