30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da yalnızca bir savaş kazanılmadı. Türk milletini Anadolu’dan silmek isteyenlere, bu toprakların kime ait olduğu bir kez daha gösterildi. Yıllardır süren savaşların yorgunluğu, yoksulluk, işgal ve bütün imkânsızlıklar; bağımsız yaşama iradesinin karşısında yenildi.
O gün kazanılan zafer, bir ordunun askerî başarısından çok daha fazlasıydı. 30 Ağustos; Türk milletinin esareti reddedişi, vatanına yeniden hâkim oluşu ve kendi geleceği üzerinde hiç kimseye söz hakkı tanımayacağını bütün dünyaya ilan edişiydi.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti fiilen tasfiye edilmiş, Türk milletinin geleceği galip devletlerin hesaplarına bırakılmıştı. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Anadolu’yu parçalamayı ve Türkleri kendi vatanlarında siyasi iradeden yoksun bırakmayı amaçlıyordu. İstanbul işgal edilmiş, İzmir’den başlayarak Anadolu’nun birçok bölgesinde işgal kuvvetleri ilerlemişti.
Türk milletinden beklenen belliydi: Yenilgiyi kabul etmesi, vatanının parçalanmasına sessiz kalması ve kendisi için hazırlanan sınırlı geleceğe boyun eğmesi…
Fakat Türk, tarih boyunca hür yaşamıştı. Devletsizliğin ne anlama geldiğini biliyor, bağımsızlığını kaybetmenin yalnızca toprak kaybetmek olmadığını görüyordu. Çünkü bağımsızlığını yitiren bir millet; yalnızca sınırlarını değil, dilini, kültürünü, hafızasını ve kendi geleceğini belirleme hakkını da kaybederdi.
Bu nedenle Millî Mücadele, yalnızca işgal ordularını Anadolu’dan çıkarma hareketi değildi. Türk milletinin millî benliğine, tarihî varlığına ve devlet kurma iradesine sahip çıkma mücadelesiydi.
Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan süreçte esas güç, doğrudan doğruya milletin kendisiydi. Amasya Genelgesi’nde ifade edilen “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” anlayışı, kurtuluşun temelini oluşturduğu kadar kurulacak yeni devletin siyasi meşruiyetini de ortaya koyuyordu.
Erzurum ve Sivas kongreleriyle millî irade örgütlenmiş, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla egemenliğin kaynağı açık biçimde millet olmuştu. Böylece Türk milleti, kendisi adına karar verme hakkını yeniden eline almıştı.
Millî Mücadele’nin gücü de tam olarak buradan geliyordu: Kurtuluşu başka devletlerin merhametinde, yabancı mandalarda veya diplomatik lütuflarda aramamak…
Türk milleti kendi gücüne güvenmişti.
Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından Türk ordusu, kesin sonuç alınacak büyük harekât için hazırlıklara başladı. Bu hazırlıkların kalbi ise Akşehir’de attı. Batı Cephesi Karargâhı’na 9 ay 10 gün boyunca ev sahipliği yapan Akşehir, yalnızca ordunun konakladığı bir şehir değil; Büyük Taarruz’un düşünüldüğü, planlandığı ve zafere dönüştürüldüğü stratejik merkez oldu.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, Türk milletinin kaderini değiştirecek harekâtın hazırlıklarını bu müstesna yurt beldesinde yürüttü. Akşehir halkı da kadınıyla erkeğiyle ordusunu bağrına bastı; elindeki imkânları Mehmetçikle paylaştı ve bağımsızlık mücadelesine bütün varlığıyla destek verdi. Büyük Taarruz’un planları Akşehir’de son şeklini alırken, Türk milletinin makûs talihini değiştirecek karar da burada iradeye dönüştü.
Bu nedenle Akşehir’in 30 Ağustos destanındaki yeri sıradan bir tarih ayrıntısı değildir. Akşehir, Türk ordusunun zafere hazırlandığı; sabrın stratejiye, millî iradenin harekâta dönüştüğü şehirlerden biridir. Dumlupınar’da kazanılan büyük zaferin fikrî ve askerî hazırlığında Akşehir’in izi, Akşehirlinin emeği ve Türk milletine duyduğu sarsılmaz bağlılık vardır.
26 Ağustos 1922 sabahı Türk topçusunun ateşiyle Büyük Taarruz başladı. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetiminde; Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın sevk ve idaresindeki Türk ordusu, aylar boyunca aşılamaz olduğu ileri sürülen düşman savunmasını parçaladı.
30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, işgal ordusunun Anadolu’daki varlığına kesin darbeyi indirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Eylül’de verdiği “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emriyle devam eden harekât, 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla tarihî sonucuna ulaştı.
Ancak Büyük Zafer’i yalnızca komutanların askerî dehasıyla açıklamak eksik kalır. O zaferin arkasında bütün bir Türk milletinin fedakârlığı vardır.
Cepheye kağnısıyla cephane taşıyan Türk kadını, ayağındaki çarık parçalandığı hâlde yürüyen Mehmetçik, elindeki son ürünü ordusuna veren Anadolu köylüsü, evladını vatan uğruna toprağa emanet eden analar ve adı hiçbir kitapta yazmayan binlerce kahraman…
Onlar makam beklemediler. Alkış istemediler. İsimlerinin bilinmesini değil, Türk vatanının kurtulmasını istediler. Çünkü söz konusu olan kişisel hayatları değil; Türk milletinin varlığı, namusu ve geleceğiydi.
30 Ağustos, Türk milliyetçiliğinin yalnızca bir fikir değil, tarih karşısında üstlenilmiş ağır bir sorumluluk olduğunu gösteren en açık örneklerden biridir. Bu milliyetçilik, başka milletlere düşmanlık üzerinden değil, Türk milletine duyulan sarsılmaz bağlılıktan beslenir. Temelinde vatan sevgisi, bağımsızlık iradesi, millî egemenlik ve Türk devletinin sonsuza kadar yaşatılması ülküsü vardır.
Türkçülük de yalnızca geçmişle övünmek değildir. Türkçülük; Türk milletinin dilini, kültürünü, tarihini ve ortak hafızasını korumak, millî kimliği gelecek kuşaklara taşımak ve devletin bağımsızlığını her türlü çıkarın üzerinde tutmaktır. Bir millete mensup olmanın gururunu taşırken o millete karşı sorumluluk duymaktır.
Çünkü milliyetçilik, yalnızca duygulanmak değil; millet için düşünmek, üretmek ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze almaktır.
Devletlerin tarihinde kurucu dönemler vardır. Bu dönemlerde yalnızca sınırlar çizilmez; egemenlik anlayışı, vatandaşlık bilinci ve ortak gelecek tasavvuru da yeniden şekillenir. Millî Mücadele, Türk milletini kendi kaderi üzerinde söz sahibi olan siyasi bir özne hâline getirmiş; 30 Ağustos ise bu iradenin savaş meydanındaki kesin hükmü olmuştur.
Cumhuriyet’e giden yol, Dumlupınar’da kazanılan bu askerî ve siyasi zaferle açılmıştır. Lozan’da bağımsız bir devlet olarak masaya oturabilmenin arkasında da 30 Ağustos vardır. Çünkü diplomasi, sahada ortaya konulan millî iradenin masadaki karşılığıdır.
Sevr’i geçersiz kılan yalnızca yeni bir antlaşma değildir. Sevr’i tarihin çöplüğüne atan, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ayağa kalkan Türk milletidir.
Bugün ay yıldızlı bayrağımızın altında özgürce yaşayabiliyor, geleceğimiz hakkında kendi irademizle karar verebiliyorsak bunun hangi şartlarda ve hangi bedellerle kazanıldığını unutmamalıyız. Bağımsızlık, bir kez kazanıldıktan sonra kendiliğinden sonsuza kadar devam eden bir miras değildir. Her nesil onu yeniden korumak ve daha güçlü biçimde geleceğe taşımak zorundadır.
Gerçek milliyetçilik; Türk milletinin tarihini bilmek, Türkçeyi korumak, devletin kurumlarına sahip çıkmak, ülkenin kaynaklarını savunmak, bilimde ve üretimde güçlü olmak, çocuklara onurlu bir gelecek bırakmaktır. Millî günlerde söylenen sözlerin, yılın geri kalanında gösterilen sorumlulukla tamamlanmasıdır.
Vatan sevgisi, yalnızca bayrağa bakarken duyulan heyecan değildir. O bayrağın bir daha asla yere inmemesi için çalışmak, üretmek ve mücadele etmektir.
## Son Söz Sude’den:
30 Ağustos bize, Türk milletinin önüne hangi engel çıkarılırsa çıkarılsın bağımsızlığından vazgeçmeyeceğini gösterdi. Dumlupınar’da toprağa düşen kahramanların bizden istediği, onları yalnızca yıl dönümlerinde hatırlamak değildir. Onların emaneti; bağımsız, güçlü, millî kimliğinin farkında ve iradesini hiçbir güce teslim etmeyen Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bugün bizlere düşen görev, bu emaneti yalnızca korumak değil; daha güçlü, daha üretken ve daha itibarlı bir Türkiye olarak geleceğe taşımaktır. Türk milletine mensup olmanın gururu, ancak Türk milletine hizmet etme sorumluluğuyla tamamlanır.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, Türk vatanı uğruna can veren bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
30 Ağustos, Türk’ün esarete karşı ayağa kalktığı, kendi yurdundaki hükmünü kanıyla ve cesaretiyle yeniden yazdığı gündür. Aradan kaç asır geçerse geçsin bu hüküm değişmeyecektir: Türk milleti hür yaşamıştır, hür yaşayacaktır; Türk vatanında son sözü daima Türk söyleyecektir.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
