Tarih çoğu zaman uzun yılların, büyük savaşların ve görkemli anlaşmaların eseri sanılır. Oysa tarih, çoğu kez iki dakikalık kararlardan ibarettir. Bir komutanın tereddüdü, bir filozofun susuşu, bir yazarın kalemi masaya bırakıp bırakmaması… İnsanlık serüveni, çoğu zaman küçücük anların omzunda taşınır.
Felsefe bize zamanın nicelik değil nitelik meselesi olduğunu söyler. Bergson’a göre zaman, saatle ölçülen değil, bilinçte yaşanan bir akıştır. İşte bu yüzden iki dakika bazen bir ömürden daha ağır gelir. Sokrates’in baldıranı içmeden önceki o kısa sessizliği, insanlık onurunun yüzyıllara yayılan dersidir. İki dakika susmuş, ama binlerce yıl konuşmuştur.
Tarihe dönüp baktığımızda nice imparatorlukların kaderi iki dakikada çizilmiştir. Bir fermanın imzalanması, bir elçinin bekletilmesi, bir kapının geç açılması… Bazen bir hükümdarın “bekleyin” demesiyle savaş çıkmış, bazen “durun” demesiyle kan durmuştur. Tarih, acele edenlerin pişmanlığıyla, duranların sorumluluğuyla yazılır.
Edebiyat ise iki dakikayı en iyi bilen tanıktır. Dostoyevski’nin kahramanları, karar anlarında dakikalarla değil vicdanla boğuşur. O iki dakika içinde insan, ya suçlu olur ya insan kalır. Tanpınar’ın zamanı, ne saatle ne takvimle ölçülür; içimizde genişler, daralır, bazen iki dakikaya bütün bir hayatı sığdırır. Şair bilir ki bir mısra bazen iki dakikada doğar ama asırlarca yaşar.
Günlük hayatta da değişen bir şey yoktur. Bir çocuğun elini tutmak, bir yaşlıyı dinlemek, bir hatayı kabul etmek için gereken süre çoğu zaman iki dakikadır. Ama insan, tam da o iki dakikayı kendine çok görür. Sonra vicdanı, yıllarca kendini affetmez.
İki dakika; insanın kendisiyle yüzleştiği en çıplak zamandır. Kaçmak da mümkündür, kalmak da. Tarih, felsefe ve edebiyat bize şunu fısıldar: Büyük insan olmak için büyük zamanlara değil, doğru kullanılan iki dakikaya ihtiyaç vardır.
