Ülkemizde 1970’li yılların başında hız kazanan anarşi ve terörden öğretmen okulları da fazlasıyla nasiplerini aldılar. Öğretim yılı içinde eğitimleri sık sık kesintiye uğradı. Bazen haftalarca, bazen de aylarca…
Yani öğretmen olacak bir nesil okuldan koptu, eğitimden soğudu. Başka bir kırılma daha yaşandı: Bazı öğrencilerin, okullarda hâkimiyet kuran diğer öğrenci grupları tarafından okula sokulmadığı da oldu. Bir de buna anarşiden beslenen grupların el koyduğu “kurtarılmış okulları” ekleyin.
Çok şükür ki bizim eğitim enstitüsüne girişimiz bundan önceydi. Özellikle 1976-1977 yılları ve sonrasında eğitim enstitülerinin sınavları, okullara hâkim teşkilatlar tarafından şekillendirildi; okullara alınacak öğrenciler onlar tarafından belirlendi. O zamanki yaygın tabiriyle söylemiş olayım: Bazı okullara sağcılar, bazılarına da solcular kabul edilmedi. Bütün bunlara rağmen kayıt hakkı kazananlar da aynı öğrenci teşkilatları tarafından, alınlarının teriyle kazandıkları okullara alınmadılar.
Burayı ayrıntılı anlatmak zorundayım.
17 Nisan 1978’de iki ve üç yıllık eğitim enstitülerinde başlatılan Hızlandırılmış Program kapsamında öğrenciler, normal öğrenim sürelerinin çok altında bir eğitimden geçirilerek öğretmenliğe hazırlandı. İlk gruptaki öğrenciler Temmuz 1978’de mezun edilerek öğretmen olarak atandı; uygulama 1978 ve 1979 yıllarında yeni gruplarla devam etti.
Araştırmalara göre 70.557 kişi hızlandırılmış programla, 42.141 kişi ise öğrenci affı kapsamında olmak üzere toplam 112.698 kişi öğretmen olarak eğitim sistemine dâhil edildi.
Okul müdürlüğüm sırasında hızlandırılmış program mezunu öğretmenlerle çalıştım. Bunların içinde çarpım tablosunda zorlanan matematik öğretmenine de rastladım; mikroskobu kullanamayan fen bilgisi öğretmenine de… Hatta 1980 sonrasında lise diplomasını ibraz edemediği için sorun yaşayan öğretmenle de karşılaştım. Dehşet verici bir durumdu: Öğretmen olarak görev yapıyordu ama lise diplomasını ibraz edemiyordu!
Bütün bunların okuma kültürüyle ne ilgisi var, diye sorulabilir. İlgisi doğrudandır: Okuma sevgisini, öğrenme merakını ve düşünme alışkanlığını öğrenciye kazandıracak eğitim sisteminin en önemli taşıyıcısı öğretmendir. Okumayan, araştırmayan ve kendisini yetiştirme imkânı bulamayan öğretmenden okuyan, sorgulayan ve düşünen nesiller yetiştirmesini beklemek nasıl mümkün olabilir?
1970’li yıllarda iktidarların sık sık el değiştirmesiyle yaşanan siyasi istikrarsızlık, yalnız siyaseti değil, devletin pek çok kurum ve kademesini de etkiledi. Hatta kurumlar arası çatışmaların ötesinde, akıl almaz ve hak hukuk tanımaz kurum içi mücadeleler yaşandı.
Bir tespit daha: Sadece MEB’e bağlı yüksekokullarda değil, üniversiteye giriş sınavlarında ve öğrenci yerleştirmelerinde de benzer sıkıntılar yaşandı. O yıllarda yapılan sınavlar bugünkünden daha adil ve seçici değildi.
Dünyada bilim ve teknoloji hızla gelişirken buna göre tedbir alması, çözüm üretmesi gereken siyasi irade istikrar sağlayamadı. Ne yazık ki ülkede sükûnetin sağlanması ve devlet kurumlarının yeniden işler hâle getirilmesi işi, 1980 ihtilal kadrolarına kaldı.
Merhum Özal ve sonraki kabinelerde fevkalade donanımlı ve iyi niyetli Millî Eğitim bakanları görev aldı. Yine ne yazık ki yapılanlar; köklü, vazgeçilmez, milletin inancına, ilgi ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir eğitim sistemine dönüşmedi. Niye? Çünkü siyaset, bazı kesimlerce hâlâ hısım akrabayı, eşi dostu, mensup olunan grup ve cemaati gözetme alanı olarak görüldü ve kullanıldı.
Eğitim sisteminde yaşadığımız çarpıklık devam edip bugünlere bir miras gibi taşındı.
1990’lı yıllarda, özellikle 1992’den itibaren öğretmen açığını kapatmak amacıyla eğitim fakülteleri dışındaki çeşitli fakülte mezunlarının da öğretmenliğe atanmasının yolu açıldı. Sonraki yıllarda bu uygulama daha da genişletildi; pedagojik formasyonu bulunmayan bazı mezunlara ise adaylık döneminde hizmet içi eğitim yoluyla formasyon kazandırılmaya çalışıldı. Bu uygulamalar, öğretmen açığını kısa vadede azaltmayı amaçlasa da öğretmen yetiştirme sisteminin planlama ve istikrar sorunlarını bir kez daha gözler önüne serdi.
Mesele yalnız öğretmen açığını kapatmak değildi; asıl mesele, nasıl bir öğretmen ve onun eliyle nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizdi. Çünkü okuma kültürü kendiliğinden oluşmaz; ailede filizlenir, okulda gelişir, öğretmenin rehberliğinde alışkanlığa ve zamanla düşünme biçimine dönüşür.
Öğretmen okulunda 15-16 yaşlarında bir çocukken Eğitim Psikolojisi dersinde öğrendiğimiz; eğitimin etkin, sürekli ve yaygın olması gerektiği, aksi hâlde toplumun gelişemeyeceği ilkesi nedense bir türlü hayata geçirilemedi.
Onlarca yıldır bir türlü istikrar kazanamayan eğitim politikaları sonucunda, eğitim öğretimin lokomotifi olan öğretmenler de bu yükü taşıyamaz hâle geldi. Elbette istisnaları var; ancak öğretmenlerin azımsanmayacak bir kısmı kitaba, öğrenciye, eğitim öğretime, bilgi birikimine ve teknolojik gelişmelere bigâne kaldı.
Bu ahval ve şerait içinde; siyasi hayatımızda kurumsallaşma sağlanmadan, eğitim politikalarında istikrar kurulmadan ve öğretmen yetiştirme sistemi sürekli değiştirilirken okuma kültürü nasıl gelişebilir? Bilim üretme anlayışı nasıl kökleşebilir? Yeni bir medeniyet inşa etme gayreti nasıl hayat tarzı hâline gelebilir?
