Ülkemizde okuryazarlık ve okuma kültürü üzerine çok şey söylendi. Eğitimci olmam hasebiyle bu konudaki algı ile olgu arasındaki farkı yakından gözlemleme imkânı buldum.
İlkokulda rahmetli Hasan Kaçar öğretmenimiz, köy çocukları olarak bizim kitap okumamız ve güzel konuşmamız üzerinde hassasiyetle dururdu.
Hiç unutmam: Ortaokul yıllarında Şener Battal öğretmenimiz Korkunç Yıllar'ı, Süleyman Yalnız öğretmenimiz ise Robinson Crusoe'yu sınıfta, bugünkü sunuculardan çok daha etkileyici biçimde sesli okumuşlardı. Ahmet Okuyan öğretmenimizin okuma kültürümüze yaptığı katkıyı hala minnetle yâd ederim.
Ayrıca o zamanlar, kolay kolay başkasına nasip olmayacak şekilde Akşehir’in üst düzey yönetici aileleriyle komşu olmamızın avantajını yaşadık. Komşularımızın günlük gazetelerini bir gün gecikmeli de olsa alıp okurduk.
Yatılı okuduğum öğretmen okulunda da okuma neredeyse bir zorunluluk haline gelmişti. Öğretmenlerimizin yönlendirmesiyle kendi harçlıklarımızla aldığımız üç ayrı günlük gazete ile bir arşiv oluşturmuştuk. Bu gazeteler atılmaz, özel hazırlanmış gazete boyutunda bir kontrplak üzerinde kelebek vidalarla sıkıştırılıp biriktirilirdi. Biz de o gün okuyamazsak ertesi günü onları okurduk.
Okumamız yetmez, edebiyat öğretmenimiz gazetede yer alan makale, röportaj, fıkra yazıları ve yorumlarla ilgili olarak yüzlü sistem üzerinden 20-25 puan değerinde yazılı soruları hazırlardı.
Bu kadar güzelliğe rağmen, Öğretmen okulunda okurken önemli bir gerçekle yüz yüze geldim. Türkiye'de yaşanan askerî ihtilâller ve giderek silahlı çatışmaya dönüşen ideolojik kamplaşmalar okuma alışkanlığımıza darbe vuracak bir hal aldı. Darbeci kadroların uygun gördükleri dışında öğretmen adayları olarak başka kitap okumamız yasaktı. Ve bu yasağın ihlali bizim için bir büyük suç olarak görülürdü.
Bir yandan antikomünist bir duruş isteniyor, öte yandan İslami değerlere yakınlık da hoş karşılanmıyordu. Kemalizm ve laiklik adına tek tip insan yetiştirme hedefi…
Onlar yasaklayadursunlar, biz az sayıda insan istediğimiz dergileri ve kitapları gizliden gizliye okumaya devam ettik. Solcu arkadaşlar da sol içerikli dergi ve kitapları büyük bir gizlilikle okumaya devam etti. Yasakların ilk sırasında Nazım Hikmet ve Necip Fazıl yer alıyordu.
Ne hazindir ki sonradan Türk edebiyatının büyük ustalarını alaya alan, küçümseyen, onların kitaplarını bize yasaklayan edebiyat öğretmenleri ortaya çıktı.
O günlerde anladım ki eğitim hayatı yasak koyanlarla, o yasaklara rağmen okumaktan vazgeçmeyenlerin mücadelesinden ibaretti.
Daha sonra hem ilkokul öğretmeni hem de Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığım yıllarda şunu gördüm: İdeolojik kamplaşmalar nedeniyle okul kütüphanelerindeki bazı kitaplar demirbaştan düşürüldü; kalorifer kazanlarında yakılarak kül edildi. Hatta her on yılda bir gelen darbelerin oluşturduğu baskı ortamında insanlar, evlerinde bulunan bazı kitapları yasaklanma ve cezalandırılma korkusuyla toprağa gömmek zorunda kaldılar.
Okuma serüvenimiz, öğretmen okulundaki hızına bir daha hiç ulaşamadı. Çoğunu okul harçlıklarımla aldığım kitaplar evimizde bile fazlalık sayılmaya başlandı. Yer kaplıyor denilerek önce depomuza kaldırıldılar, sonra da okullarımızın pek rağbet görmeyen kütüphanelerinin tozlu raflarında kendilerine yer bulabildiler.
Bunca öğretmen, bunca emek, bunca kitap ve teşvike rağmen neden Türkiye'de okuma, ferdî bir alışkanlık olarak kaldı da toplumsal bir kültüre dönüşemedi? İşte size küçük bir ipucu…
Nasip olursa konuya devam ederiz.
