Ramazan...
Takvim yapraklarında bir ay, gönül takviminde bir diriliş mevsimi. İnsanın kendine doğru yürüdüğü, kalbin aynasını sildiği, susarak konuştuğu bir zaman dilimi. Oruç ise bu mevsimin en derin cümlesi.
Oruç yalnızca mideyi susturmak değildir; dili, gözü, kalbi ve zihni de terbiye etmektir. İslam geleneğinde oruç, kul ile Allah arasında gizli bir sır olarak görülür. Rivayet edilir ki, “Oruç Benim içindir.” Bu ifade, ibadetin mahremiyetini ve samimiyetini anlatır. Çünkü namaz görünür, zekât ölçülür; ama oruç insanın iç dünyasında saklıdır. Onu yalnızca insan ve Rabbi bilir.
Tasavvuf ehli, orucu “nefsin incelmesi” olarak tarif eder. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, açlığın kalbi parlatan bir ayna olduğunu söyler. Çünkü tokluk gafleti, açlık ise farkındalığı büyütür. Aç insan, ekmeğin değerini; susayan insan, suyun hikmetini anlar. Oruç, insanı nimetin kıymetine uyandırır.
Felsefi açıdan bakıldığında oruç, iradenin disiplinidir. Immanuel Kant insanın ahlaki değerini, hazlarına rağmen doğru olanı seçebilmesinde görür. Oruç da tam olarak budur: Susamışken suya uzanmamak, acıkmışken lokmayı ertelemek. Bu, insanın kendine hâkimiyetini ilanıdır. Nefsin “şimdi” dediği yerde ruhun “sabret” demesidir.
Modern çağın hızında, sürekli tüketmeye programlanmış bir dünyada yaşıyoruz. Daha çok yemek, daha çok almak, daha çok konuşmak... Oruç ise bu çağın gürültüsüne karşı bir itirazdır. “Az” diyebilmektir. “Yeter” diyebilmektir. Bir ay boyunca insan, hayatın aslında ne kadar sade ve mümkün olduğunu keşfeder.
Sağlık yönüyle bakıldığında da oruç, bedene bir dinlenme fırsatı sunar. Sindirim sistemi gün boyu mola verir; beden arınır, metabolizma kendini düzenler. Bilimsel çalışmalar, bilinçli ve dengeli tutulduğunda orucun hücresel yenilenmeyi desteklediğini, insülin hassasiyetini artırabildiğini ortaya koyuyor. Elbette bu ibadetin özü manevidir; ama beden ile ruhun uyum içinde çalıştığını hatırlatması da ayrı bir hikmettir.
Edebiyatımızda Ramazan, kandillerin ışığında, mahyaların gölgesinde bir şenliktir. Yahya Kemal Beyatlı, eski Ramazan gecelerini anlatırken aslında bir medeniyet tasvir eder. Çünkü Ramazan yalnızca bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir ahlaktır. Paylaşmanın, komşunun kapısını çalmanın, yoksulun halini hatırlamanın adıdır.
Oruç, aç kalan bir bedenin değil; uyanan bir vicdanın adıdır. İftar sofraları yalnızca yemekle değil, şükürle donatıldığında anlam kazanır.
Sahur vakti yalnızca bir öğün değil; insanın Rabbine en yakın olduğu anlardan biridir.
Gece ile gündüz arasında kurulan o ince köprüde insan, kendi iç sesini daha net duyar.
Belki de oruç, bize en çok şunu öğretir: İnsan, sadece yiyerek değil; anlamla doyar.
Sadece konuşarak değil; susarak olgunlaşır.
Sadece alarak değil; vererek büyür.
Ramazan ayı, insanın içindeki karanlığı azaltmak için yakılmış bir kandildir. O kandilin ışığı, açlıkla değil; bilinçle parlar. Oruç ise bize şunu fısıldar: “Kendini terbiye edersen, dünyayı da güzelleştirirsin.”
Ve belki de hakikat şudur:
Aç kalan midemiz değil, doymaya alışmış nefsimizdir.
Oruç, işte o nefsi inceltip ruhu genişletme sanatıdır.
