Bir kadının üzerinde şalvar varsa köyü taşır; mini etek varsa kendini. Ama her ikisinde de ortak olan şey kadındır. Ne köy küçüktür kadının üzerinde, ne şehir fazla. Küçülen ya da daralan tek şey, kadını tek bir kalıba sığdırmaya çalışan zihindir.
Şalvar, köy kültürünün sessiz dilidir. Toprağa basmış ayakların, sabahın ayazında yakılan sobanın, tarlaya giderken aceleyle bağlanan yazmanın hatırasıdır. O şalvar, bir kadının annesinden öğrendiği hayat bilgisidir. Dalga geçilen şey aslında bir kıyafet değil; emeğin, sabrın ve kökün kendisidir.
Mini etek ise kadının bugüne attığı imzadır. “Ben buradayım” deme biçimidir. Ne davettir ne meydan okuma; sadece tercihtir. Kadının bedenine dair sözü yine kadının söylemesidir. Mini eteği ahlâk meselesi hâline getirenler, kadının iradesiyle yüzleşmekten kaçanlardır.
Şalvarla dalga geçen bakışla mini etekten rahatsız olan bakış, kadını merkeze almaz; kumaşı alır. Oysa kadını merkeze aldığımızda, ne köy geri kalmış olur ne şehir yozlaşır. Kadın, her iki dünyanın da taşıyıcısıdır. Hem kökü bilir hem yolu.
Felsefe bize şunu öğretir: İnsan, kendisi olmaya izin verildiğinde olgunlaşır. Kadının kendisi olması ise başkalarının ölçülerine göre değil, kendi iç sesine göre yaşamasıdır. Şalvar giydiğinde de, mini etek giydiğinde de kadın aynıdır: düşünen, hisseden, karar veren bir özne.
Toplum, kadını iki uç arasında sıkıştırarak kendini güvende sanır. Oysa güven, denetimde değil; saygıdadır. Kadının kıyafeti üzerinden kurulan her cümle, kadının hayatından bir kelime çalmaktır.
Kadın, köyde de kadındır; şehirde de. Şalvarla da onurludur; mini etekle de. Onu küçülten giysisi değil, ona bakan zihnin darlığıdır.
Ve artık şunu kabul etmek gerekir:
Kadın ne giyerse giysin, merkezde olan kumaş değil; kadının kendisidir.
