“Sahi komşu neydi?” diye sormak bile biraz hüzünlü artık. Çünkü bir kavramı tanımlamaya çalışıyorsak, onu kaybetmeye başlamışız demektir.
Türk geleneğinde komşu, kapının hemen ötesindeki yabancı değil; evin sessiz şahidiydi. Anahtarını emanet ettiğin, çocuğunu gözün arkada kalmadan bıraktığın, tenceredeki yemeğin kokusunu paylaştığın insandı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” derken atalarımız aslında ekonomiden değil, güvenden söz ediyordu. Çünkü kül dediğin, ateşin hatırasıdır. Bir evde ateş yanıyorsa, o evde hayat vardır. Ve komşu, o hayatın devamına şahitlik ederdi.
Eskiden kapılar kilit için değil, misafir için vardı. Şimdi kapılar çelik; ama içimiz daha kırılgan.
Edebiyatımızda komşu hep bir arka fon değil, karakterdir. Yaşar Kemal’in köylerinde komşuluk dayanışmadır; Orhan Kemal’de yoksulluğun ortasında bile paylaşılan bir onurdur; Tarık Buğra’da ise mahalle, insanın aynasıdır. Mahalle dediğin, insanın kendini saklayamadığı yerdir. Çünkü komşu, seni en sıradan hâlinle bilir. Bayram sabahı terlikli hâlini de bilir, cenazede gözyaşını da.
Felsefi olarak düşünürsek, komşu “öteki” değildir; “yakın öteki”dir. Martin Buber’in “Ben-Sen” ilişkisini hatırlayalım. İnsan, karşısındakini nesneleştirmediği ölçüde insandır. Komşuluk tam da budur: Karşı dairede yaşayanı bir isim, bir hikâye, bir kalp olarak görebilmek. Onu sadece gürültü yapan biri ya da aidat ödemeyen biri olarak değil; varlığıyla dünyamıza temas eden bir “sen” olarak kabul etmek.
Bugün ise ironik bir çağdayız. Aynı apartmanda oturup birbirini tanımayan insanlar, kilometrelerce uzaktaki sanal kalabalıklara kalpler gönderiyor. Asansörde göz göze gelmemek için telefon ekranına sığınıyoruz. Oysa ekran ışığı, kapı aralığından sızan komşu ışığı kadar ısıtmıyor insanı.
Güven... Belki de meselenin özü bu. Güven, kilidin anahtarı değil; gönlün anahtarıdır. Bir komşuya güvenmek, aslında insanlığa dair umudu canlı tutmaktır. Çünkü komşu, devlet değildir; sistem değildir; büyük laflar hiç değildir. Komşu, sabah karşılaştığında “Kolay gelsin” diyen sestir. Hasta olduğunda kapını çalan eldir. Elektriğin kesildiğinde uzatma kablosunu uzatandır.
Ama itiraf edelim: Biz de değiştik. Gürültüden şikâyet ederken kendi yüksek sesimizi duymuyoruz. Mahremiyet isterken merakı elden bırakmıyoruz. Komşuyu hem görmek istemiyor hem de bizi görsün istiyoruz. Modern insanın çelişkisi tam da burada: Yakınlık arıyoruz ama temas istemiyoruz.
Sahi komşu neydi?
Komşu; aynı sokağın kaderini paylaşmaktı.
Komşu; güvenle uyuyabilmekti.
Komşu; bayramda bir tabak tatlıyı, kederde bir tas çorbayı bölüşmekti.
Komşu; insanın insana emanetiydi.
Belki yeniden hatırlamamız gereken şey şu:
Medeniyet büyük şehirlerle değil, küçük kapı aralıklarıyla başlar. Eğer komşuluğu kaybedersek, sadece bir geleneği değil; insan olmanın en sade provasını kaybederiz.
Ve belki bir gün, asansörde başımızı kaldırıp gerçekten selam verdiğimizde, o eski soruya yeniden cevap bulacağız:
Komşu, hâlâ mümkündür.
Yeter ki kapılar kadar kalpler de aralansın.
