Bazı yolculuklar vardır; insan bir yerden bir yere gitmez, kendine doğru yürür. Haritalar mesafeyi ölçer, fakat yakınlığı değil. Yakınlık, aynı kelimenin başka bir ağızda yankılanışında, aynı duanın başka bir gökyüzüne yükselişinde saklıdır.
Sınırlar, aklın çizdiği çizgilerdir; hafıza ise o çizgileri tanımaz. O, ayrılığı değil, gecikmiş bir kavuşmanın izini sürer. Bu yüzden bazı şehirler yabancı değildir; sadece geç kalınmış bir tanışmanın eşiğinde bekler.
Azerbaycan işte böyle bir eşikti.
Bakü’de çocuklarımız tarafından uzatılan bir demet leylak, bir karşılama değil; köklerin aynı topraktan beslendiğini hatırlatan sessiz bir işaretti. İnsan, kendine benzeyeni gördüğünde değil; kendinde olanı başkasında fark ettiğinde sarsılır.
Dil değişir, kelimeler dönüşür; ama gönül aynı kalır. Bir selam, bir bakış, bir sofraya davet… Bütün bunlar, unutulmuş bir bütünlüğün yeniden hatırlanışıdır. İsmail Gaspıralı’nın sözü burada bir fikir değil, gündelik hayatın görünmeyen ritmidir.
Şehirler aynadır. Sokakların sükûneti, insanın iç düzeninden taşar. Yere bırakılmayan bir çöp, aslında kalpte biriken dağınıklığın yokluğudur. Evler dışarıdan eskir; fakat içlerinde saklanan sıcaklık, zamanı geçersiz kılar. Demek ki mekânı yurt yapan duvar değil, ruhtur.
Bir sofrada bölünen ekmek, yalnızlığı da ikiye böler. Bir camide sorulan “Aç mısınız?” sorusu, bir ihtiyacın değil, kadim bir sorumluluğun ifadesidir. Güvenin hâlâ mümkün olduğu bir yerde insan, kendi kaybettiklerini hatırlar.
Tarih burada susmaz; taşta, kubbede, hatırada konuşur. Nizami Gencevi’nin sesi, Fuzûlî’nin sızısı, Nesîmî’nin ateşi… Hepsi aynı hakikatin farklı yankılarıdır: İnsan, insana emanettir.
Ve yolculuk bittiğinde geriye bir ülke kalmaz.
Bir his kalır.
Tanıdık, derin ve sarsıcı bir his:
İnsan, bazen en uzağa giderek kendine varır.
