Varlığı bir dert, yokluğu yara…
Kiraz, Türk dünyasının kız çocuklarına ismini verebildiği çok sevilen harika meyvelerden biridir.
Geçen yıl kirazın kilosu bin liraya yaklaşınca kıyamet kopmuştu. Bu yıl altmış liraya düşünce yine kıyamet koptu.
Ne yazık ki ülkemizde, tarımı hiç tanımayanlar tarım üzerine; ekonomiyi bilmeyenler ekonomi üzerine; üreticinin yanına bir gün bile uğramayanlar ise çiftçinin derdi üzerine en yüksek perdeden hüküm vermeyi marifet sayıyor.
Oysa toprağın da piyasanın da kendine ait çok farklı bir dili vardır. O dili anlamadan söylenen her söz, gerçeğe değil, sadece gürültüye gürültü patırtıya yol açar.
Hem çiftçi bir ailenin çocuğu olmam hem de kırk yılı aşkın bir zamandır yürüttüğüm özel öğretim kurslarının kayıt dönemlerinde yakın çevremizdeki hububat, kiraz ve pancar üreticileriyle bire bir irtibat hâlinde bulunmam, onları iyi anlamama çektikleri çileleri yakından tanımama vesile olmuştur. Dolayısıyla bu üreticilerin sevinci benim sevincim, derdi benim derdim, tasası benim tasamdır.
Sultandağları, Çay ilçesinden başlayıp Sultandağı ve Akşehir üzerinden Doğanhisar'a kadar uzanan bereketli bir silsiledir. Sultandağları'nın ister batısı olsun ister doğusu, adeta kan ekseniz can bitecek kadar verimlidir. Ayrıca göllerin sağladığı iklim sayesinde burada yetişen sebze ve meyvelerin tadını, lezzetini başka yerlerde yetişen ürünlerde bulmak zordur.
İşte bunun için Akşehir kirazı diller destanı olmuş; nice devlet başkanlarının, kralların ve kraliçelerin sofralarında yer buldu, baş tacı edildi. Ne var ki bu harika meyve, üreticisini bir türlü memnun ve mesut kılamadı.
Bu acı tezat, bölgemizde ne yazık ki onlarca yıldır devam ediyor.
Kirazda zaman zaman yaşanan arz-talep krizi, son iki yılda adeta zirve yaptı.
Dün, yetkililerin yönlendirme ve tavsiyelerini dikkate alan, bilimsel bilgiyi bahçesine taşıyan bir yakınımla beraberdik. Yüzünde yorgunluğun ötesinde derin bir hayal kırıklığının izleri vardı.
Sormadan edemedim:
— Hayırdır, kiraz toplamaya başladınız mı?
Hani derler ya, "Bir dokun, bin ah işit!" Tam da öyle...
Güneydoğu'dan on beş kişilik mevsimlik işçi gelmiş. Tam donanımlı köy evlerinde işçilerin konaklaması sağlanmış.
Ancak bu grubun daha önce kiraz toplama tecrübesi yokmuş. Sabah işbaşı yapıldıktan sonra öğleye kadar hasatta kullanılan araç ve gereçler tanıtılmış; kirazın doğru toplama tekniği, seçimi ve kasalanması tek tek anlatılarak gerekli oryantasyon verilmiş. Fakat ağaçlardaki kiraz yoğunluğu sebebiyle istenen kalite ve kalibreye ulaşılamaması, zaten var olan pazarlama sıkıntısının üzerine adeta tuz biber ekmiş.
Akşam üzeri kiraz hâle ulaştırılmış. Alıcı tüccar ekipleri nazlı... Toptan kilogram fiyatı sadece altmış lira...
Ben iktisatçı değilim. Ama atalarımızın şu sözü kulaklarımızdadır: "İşçilik giderleri cironun üçte birini geçerse, orada zarar vardır."
Buna bir de üretim ve bakım giderlerini ekleyin. Geriye üreticinin alın terinin karşılığı kalacak.
Karşımıza çıkan tabloda, sadece kendi ailesini ve ocağını geride bırakıp gelen mevsimlik işçilerin ücreti bile kilogram fiyatının üçte ikisini bulmuş. Buyurun, buradan yakın!
Böyle bir tablo karşısında kim kaygılanmaz?
Türkiye'de ürün olmaz bir dert, ürün olur bin dert...
Rahmetli anam derdi ki:
"Malını övme, pazarını öv."
Pazarı olmayan malı ne yaparsınız? Ya çaya dökersiniz, ya toprağa gömersiniz ya da çürümeye terk edersiniz.
İçinde bulunduğumuz dijital çağın bütün teknolojik imkânlarına rağmen ülkemizde hâlâ arz-talep dengesinin sağlanamamış olmasını neyle izah edebiliriz?
Devlet planlama yapar, strateji geliştirir ve bunun gereğini yapmasını, hiçbir siyasi çıkar vasıtası yapmadan, vatandaştan ister.
Her yıl ayrı bir ayrı bir çile…
Bugün mesele yalnızca kiraz değildir.
Dün patates, soğan, biber, domates konuşuldu; bugün kiraz konuşuluyor. Yarın başka bir ürün konuşulacak. Çünkü sorun üründe değil, üretimi planlayamayan anlayıştadır.
Üretici toprağa emek ekiyor; alın teri ekiyor; umut ekiyor. Karşılığında ise çoğu zaman belirsiz hasadının hüznünü biçiyor.
Artık günü kurtaran tartışmaların değil; uzun vadeli tarım politikalarının zamanı gelmiştir. Üretim kadar pazarlama da planlanmalı, ihracat kanalları güçlendirilmeli, çiftçi ürününü satacağı günü endişeyle beklememelidir.
Aksi hâlde aynı filmi her yıl yeniden seyredeceğiz: Bir yıl ürün yok diye üzülecek, ertesi yıl ürün çok, para etmiyor diye ağlayacağız.
Hâlbuki toprağın bereketinin, üreticinin alın terinin heder edilmesi, maddi ve manevi olarak, milletimizin geleceğinin heder edilmesi demektir.
