Bugün biraz zülfüyâra dokunacağız.
Çünkü uzun zamandır içimi daraltan bir mesele var: Umre ibadeti etrafında oluşan sosyal baskı, gösteriş ve adeta yarış hâline gelen anlayış...
Yanlış anlaşılmasın; sözümüz umreye değil, umrenin ruhundan uzaklaştırılarak bir alışkanlığa, bir prestij unsuruna ve kimi zaman da bir ticaret alanına dönüştürülmesine.
Son yıllarda ülkemizde umre organizasyonları olağanüstü arttı. İnsanların kutsal beldelere gitmesi elbette sevindirici bir durumdur. Ancak ibadet arttıkça takvanın, tevazunun ve ahlâkın da artması gerekir. Eğer geride kıyaslama, gösteriş, ekonomik zorlama ve sosyal rekabet kalıyorsa, durup yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü her yaygın olan doğru değildir. Kalabalıkların yaptığı her şey de hakikati temsil etmez.
Bu konuda hafızamda yer eden iki hatıra var.
Birincisi yıllar evveldi. O zamanlar dershanede çalışıyorduk. Öğrencilerimizin sınav hazırlıkları dolayısıyla üzerimize aldığımız vebal ve sorumluluk, hac farizasını yerine getirmemize engel olmuştu. Biz de umre yapalım istedik. Zamanı en kısa olan umre programına kayıt yaptırdık. Süre kısa olunca genellikle sanatçı ve iş adamlarının yer aldığı bir gruba denk gelmişiz.
Umre dönüşü Cidde Havalimanı'na geldik. Her ne hikmetse dönüş yolunda grupta bir gerginlik başladı. Havaalanında bagajlarımız uçağa götürülmek üzere araçlardan indirilirken kıyamet koptu.
Zengin iş adamlarından biri doğrudan din görevlilerini hedef aldı ve bağırmaya başladı. Araya girip kendisini yatıştırmaya çalıştık. Kafile başkanına hakaret etti. Anlayış şu: Kendisi bu umrenin tek hâkimi ve tek sahibi; din görevlileri adeta onun hizmetçisi.
Lâ havle...
Biz nereden geldik, nereye gidiyor ve ne yapıyoruz?
Cesareti kimden ve nereden aldım bilmiyorum; ben de kendisine münasip cevap verdim. Allah var, bana bir şey söylemedi. Homurtular, surat asmalar, sıfat düşürmeler...
O gün anladım ki insan Kâbe'ye gitse de nefsini yanında götürüyorsa, yolculuk değişiyor ama karakter değişmeyebiliyor.
İkinci hatıra ise çok yeni...
Geçen gün bir kursiyer babası kuruma geldi. İkramdan sonra kursiyerin ödemesi için vade istedi. Hâlbuki ben kendisini iyi tanıyorum; varlıklı biridir.
Evet, varlık bazen azalabilir, hatta bazen tükenebilir de. Ancak bildiğim kadarıyla kendisinde böyle bir durum söz konusu değildi.
“Hayırdır?” diye sordum.
“Hocam, duymamışsınızdır; biz umreye gittik. Ciddi paralar harcadık.” dedi.
Eşiyle birlikte umrenin iki yüz bin liraya mal olduğunu söyledi.
“Eee, ne var bunda? Sizin için bu miktarın ne önemi var?” deyince şu cevabı verdi:
“Hocam, bizim âdetimiz ağırdır. Biliyorsun, eşe dosta hediye ve köylüye umre yemeği var. Bunlarla birlikte bu miktar bir milyonu aşıyor. Ayrıca kıştan çıkıyoruz.”
Sonra ben eski bir muzdarip, o yeni bir mağdur olarak sohbeti sürdürdük.
Konu döndü dolaştı, umre ziyareti adına oluşan sosyal baskıya geldi. Fark ettik ki mesele sadece yol parası değilmiş. Asıl yük, insanların kendi omuzlarına aldığı yahut toplumun onlara yüklediği beklentilermiş.
Birileri gidince diğerleri de kendilerini gitmek zorunda hissediyor. “Komşu gitmişse ben de gitmeliyim, akraba gitmişse geri kalmamalıyım, arkadaş çevresi umre yapmışsa benim de bir an önce gitmem gerekir.” düşüncesi sessiz sedasız yayılıyor.
Bunun yanında hediyeler, ziyaretler, umre yemekleri ve türlü gelenekler de işin maliyetini katlayarak artırıyor. Böylece ibadet olması gereken bir alan, farkında olmadan sosyal bir rekabet alanına dönüşebiliyor.
Elbette insanların umreye gitmesine kimsenin söyleyecek sözü olamaz. Ancak ibadetin ölçüsü insanların beklentileri değil, Allah’ın rızasıdır. Eğer bir ibadet bizi gösterişe, borca, kıyaslamaya ve yarış psikolojisine sürüklüyorsa dönüp niyetlerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken soru şudur:
Biz gerçekten Allah’a yaklaşmak için mi umreye gidiyoruz; yoksa farkında olmadan toplumun oluşturduğu bir yarışın içine mi sürükleniyoruz?
Çünkü ibadetlerin değeri onların sayısında değil; ihlâsında ve insanın hayatında meydana getirdiği değişimdedir. Umreden dönen insanın bavulundan çok kalbi dolmuş olmalıdır. Daha merhametli, daha mütevazı, daha dürüst ve daha iyi bir kul olabilmişse umre maksadına ulaşmıştır.
Kur’an’ın uyardığı gibi, dinde aşırılığa kaçmak da, hevâ ve hevesi ölçü edinmek de insanı istikametten uzaklaştırır. Hakikati insanların beklentilerine göre değil, Allah’ın rızasına göre ölçmek zorundayız.
Aksi hâlde kutsal yolculuklar çoğalırken manevî kazanımlar azalabilir; ibadetler artarken ihlâs eksilebilir.
Bütün ibadetlerde olduğu gibi, özellikle umre ve hac bizlerden şekilden önce özü, gösterişten önce samimiyeti, kalabalıklardan önce hakkı ve hakikati arayan insan olmayı ister.
Çünkü mesele kaç kere umreye gittiğimiz değil, umreden nasıl döndüğümüzdür. Kâbe’yi görmek büyük nimettir; asıl mesele, Kâbe’nin insana ne öğrettiğidir.
İnsan Beytullah’a varıp da nefsini arındırmadıysa, yolculuk tamam olsa bile maksat hâlâ eksik kalmış demektir.
