ALLAH’IN DİLSİZ KULLARIYDI, HATIRLIYOR MUSUNUZ? PEKİ, ŞİMDİ NEREDE O VİCDAN?

Özel Haber (HP) - Haber Poligon | 06.11.2026 - 20:21, Güncelleme: 06.11.2026 - 20:28 80 kez okundu.
 

ALLAH’IN DİLSİZ KULLARIYDI, HATIRLIYOR MUSUNUZ? PEKİ, ŞİMDİ NEREDE O VİCDAN?

Bazı sözler vardır, söylendiği gün alkış toplar. Bazı vaatler vardır, seçim meydanlarında büyük bir duyarlılığın göstergesi olarak sunulur. Fakat asıl mesele, o sözlerin üzerinden zaman geçtiğinde ne kadarının hatırlandığı ve ne kadarının hayata geçirildiğidir.
HABER - YORUM: SUDE FİLİZ Hele ki söz konusu olan, kendisini savunma imkânı bulunmayan bir canlının yaşam hakkıysa… Yakın zamanda yaşanan ve kamuoyuna yansıyan olay, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ciddi soruları beraberinde getirdi. Bir çocuğun güvenliğini tehdit eden bir durum varsa elbette müdahale edilmelidir. Çocuklarımızın korunması tartışmaya açık değildir. Sokak hayvanlarıyla ilgili sorunların da görmezden gelinmesi mümkün değildir. Ancak bir sorunu çözmek adına yürütülen müdahalenin nasıl gerçekleştirildiği, hangi yöntemlerin kullanıldığı ve ortaya çıkan sonucun ne olduğu da en az sorunun kendisi kadar önemlidir. Bir tarafta güvenliği sağlanması gereken çocuklar, diğer tarafta yaşam hakkı bulunan hayvanlar… Peki, neden bu iki sorumluluğu aynı anda yerine getirebilecek bir yönetim anlayışını konuşmak yerine sürekli bir taraf seçmek zorunda bırakılıyoruz? Kuralların uygulanması gerekir. Ancak kuralların uygulanış biçiminin de hukuki, insani ve vicdani bir çerçevesi olmalıdır. Kamu gücü kullanmak, sınırsız hareket etme hakkı vermez. Görev yapmak, yapılan her müdahaleyi doğru kılmaz. Üstelik ortada bir canlının ölümüyle sonuçlanan bir olay var. Kamuoyuna yansıyan görüntüler ve haberler, olayın bütün yönleriyle araştırılmasını zorunlu kılıyor. Basına yansıyan bilgilere göre adli soruşturma kapsamında iki kişinin tutuklandığı da kamuoyuna duyuruldu. Elbette hukuki süreç tamamlanmadan kimse hakkında kesin hüküm kuramayız. Fakat olayın bütün ayrıntıları aydınlatılmadan, yalnızca kendi personelini savunmayı önceleyen bir yaklaşımın kamuoyunda soru işaretlerine yol açması da kaçınılmazdır. Bir belediye yönetiminin önceliği, olayın bütün taraflarını dinlemek, görüntüleri incelemek ve gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır. Çalışanına sahip çıkmak başka, yaşananları bütün yönleriyle değerlendirmeden yalnızca savunma açıklamalarıyla yetinmek bambaşka bir meseledir. Çünkü ortada kaybedilmiş bir can var. Üstelik burada yalnızca vicdani bir sorumluluktan söz etmiyoruz. Türkiye’de hayvanların korunmasına ilişkin yürürlükte olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu var. Kanunun 1’inci maddesi, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı korunmasını ve mağduriyetlerinin önlenmesini amaçlıyor. 4’üncü maddesi bütün hayvanların yaşama hakkını ve korunmasını esas alıyor. 14’üncü maddesi ise hayvanlara kasıtlı kötü davranılmasını, acımasız ve zalimce işlem yapılmasını, fiziksel ve psikolojik acı çektirilmesini yasaklıyor. Yani hayvanların korunması, birilerinin kişisel hassasiyetine veya dönemsel duyarlılığına bırakılmış bir konu değil. Kanunla düzenlenmiş bir sorumluluk. Dahası, kanunun Ek 1’inci maddesi yerel yönetimlere sahipsiz hayvanların korunması, bakımevlerine götürülmesi, rehabilite edilmesi ve sahiplendirilinceye kadar bakımının sağlanması görevini yüklüyor. Geçici 4’üncü madde ise bakımevlerinin koşullarının iyileştirilmesini ve bu çalışmalar için bütçeden kaynak ayrılmasını zorunlu tutuyor. Üstelik bu kaynak öyle isteğe bağlı bir ödenek de değil. Kanun, belediyelerin kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırmasını, büyükşehir belediyelerinde ise binde üç oranının uygulanmasını öngörüyor. Ayrılan bu kaynak başka bir amaç için kullanılamıyor. Daha da önemlisi, kanunun Ek 1’inci maddesinde, büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, gerekli kaynağı ayırmayan veya ayrılan kaynağı kanunda belirtilen hayvan bakımevi, toplama, rehabilitasyon ve bakım hizmetleri dışında kullanan belediye başkanları, meclis üyeleri ve ilgili belediye yetkilileri hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngören bir düzenleme bulunuyor. Elbette bu yaptırımın uygulanabilmesi için kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu konuda herhangi bir kişi veya kurum hakkında peşinen suç isnadında bulunmak doğru değildir. Dolayısıyla kimse hayvanların korunmasını bir seçim propagandası, bir halkla ilişkiler çalışması veya kişisel bir iyilik gibi sunamaz. Bu, aynı zamanda hukuki bir yükümlülüktür. Bir de bütün bunların geçmişi var. Hatırlarsınız, bir seçim döneminde sokak hayvanları üzerinden kurulan bir duyarlılık dili vardı. Birilerinin dilinden düşürmediği o meşhur “Allah’ın dilsiz kulları” ifadesi vardı. Hayvanların korunacağı, bakımlarının yapılacağı, yaşam koşullarının iyileştirileceği anlatılıyordu. Aşılamadan kısırlaştırmaya, beslenme noktalarından bakım merkezlerine kadar çeşitli projeler kamuoyuna sunuluyordu. O günlerde hayvanların sesi olmak, onların yaşam hakkını savunmak ne kadar kolaydı. Peki, bugün ne değişti? Seçim döneminde verilen sözler nereye gitti? Hayvanların korunacağı söylenirken hangi koşullarda yaşamlarını sürdürdükleri gerçekten denetlendi mi? Hayvanseverlerin sürece dahil edileceği ifade edilirken bugün yaşananların önüne geçmek için ne yapıldı? İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: O gün Allah’ın dilsiz kulları olarak tanımlanan canlılar, bugün neden bu kadar sessizliğe terk edildi? Açık konuşalım; bir belediye başkanının seçim döneminde verdiği vaatleri yerine getirmesi, kendisine oy verenlerin olduğu kadar vermeyenlerin de en doğal beklentisidir. Ancak ben bugün başka birçok vaadin tartışmasını bir kenara bırakıyorum. Bari hayvanlar için verilen sözler yerine getirilsin. Çünkü burada söz konusu olan bir kaldırım, bir park, bir bina ya da ertelenebilecek herhangi bir belediye yatırımı değil. Burada söz konusu olan yaşam hakkı.   ŞEHREMİNİ OLMAK, SADECE MAKAM SAHİBİ OLMAK DEĞİLDİR! Osmanlı’dan gelen bir kavram vardır: Şehremini. Şehrin emanet edildiği, şehrin işlerinden ve düzeninden sorumlu kişi anlamında kullanılan bu unvan, geçmişte belediye başkanları için de kullanılmıştır. Şehremini olmak, yalnızca bir koltuğa oturmak, makam odasında ağırlanmak veya şehrin güzel günlerinde fotoğraf vermek değildir. Şehremini olmak, o şehrin bütün sorumluluğunu omuzlarında taşımaktır. Bir şehrin çocuklarından, yaşlılarından, sokaklarından, kaldırımlarından, temizliğinden, güvenliğinden ve elbette o şehirde yaşam mücadelesi veren dilsiz canlılarından da sorumlu olmaktır. Şehrin emanet edildiği kişi, yalnızca kendisine alkış tutanların değil, kendisine oy vermeyenlerin de belediye başkanıdır. Yalnızca insanların değil, kamu hizmetleri kapsamında korunması gereken bütün yaşam alanlarının sorumluluğunu taşır. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 38’inci maddesi de belediye başkanını belediye teşkilatının en üst amiri olarak tanımlar. Belediyeyi stratejik plana uygun yönetmek, bütçeyi uygulamak, personeli atamak ve belde halkının huzuru, esenliği, sağlığı ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak belediye başkanının görevleri arasındadır. Yani makamın getirdiği yetkiler kadar sorumluluklar da vardır. Şehrin emini olmak, yalnızca şehrin iyi günlerinde görünmek değil, en zor meselelerinde de sorumluluk almaktır. Bir sorun ortaya çıktığında savunmaya geçmek yerine çözüm üretmek, yanlış yapıldığında bunu kabul edebilmek ve gerektiğinde kendi yönetimini de sorgulayabilmektir.   BÜTÇE YOKSA, PERSONEL ALIMLARI NEYİN NESİ? Bir başka konu daha var ki artık bunun da açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Belediye hizmetleri söz konusu olduğunda zaman zaman bütçe yetersizliğinden söz ediliyor. Projelerin hayata geçirilememesine, hizmetlerin aksamasına veya bazı çalışmaların ertelenmesine gerekçe olarak maddi imkânların sınırlı olduğu ifade ediliyor. Peki, madem bütçe bu kadar yetersiz, belediyenin personel alımları konusunda nasıl bir mali planlama yapılıyor? Kamuoyuna yansıyan personel alım ilanları ortadayken, yeni istihdamların belediye bütçesine getirdiği yük nasıl hesaplanıyor? Mevcut personel kapasitesi yeterince değerlendiriliyor mu? Yeni personel alımlarına duyulan ihtiyaç hangi hizmet gerekçelerine dayanıyor? Önceki dönemlerde daha sınırlı kadrolarla yürütülebildiği ifade edilen belediye hizmetleri bugün neden sürekli yeni personel ihtiyacıyla gündeme geliyor? Elbette belediyelerin ihtiyaç duyduğu alanlarda personel istihdam etmesi doğaldır. Kimse gerekli teknik personelin, işçinin veya uzman kadronun alınmasına karşı çıkmıyor. Ancak bunun ölçütü ihtiyaç, verimlilik ve mali sürdürülebilirlik olmalıdır. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 49’uncu maddesi, belediyelerin yıllık toplam personel giderlerine açık bir sınır getiriyor. Buna göre personel giderleri, gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na göre belirlenecek yeniden değerleme katsayısıyla çarpılması sonucu bulunan miktarın yüzde 30’unu aşamıyor. Nüfusu 10 binin altındaki belediyelerde bu oran yüzde 40 olarak uygulanıyor. Kanun, beklenmedik aylık ve ücret artışları nedeniyle bu sınırların aşılması durumunda, personel giderleri yeniden sınırın altına ininceye kadar yeni personel alımına izin vermiyor. Öyleyse sorularımız son derece açık: Mevcut personel sayısı kaçtır? Son iki yılda kaç yeni personel istihdam edilmiştir? Personel giderlerinin toplam bütçe gelirlerine oranı nedir? Yeni istihdamların belediyeye yıllık maliyeti ne kadardır? Bunlar kamuoyunun bilmeye hakkı olan sorulardır. Madem bütçe yetersizliği nedeniyle projeler hayata geçirilemiyor, o hâlde personel planlamasının ve harcama önceliklerinin de kamuoyuna açıklanması gerekir. Çünkü belediye bütçesi, kişilerin tasarruf alanı değil, halkın ortak kaynağıdır. Bir yandan bütçe yetersizliğinden söz edilirken diğer yandan yeni istihdamların sürmesi, doğal olarak önceliklerin sorgulanmasına neden oluyor. Acaba kaynaklar gerçekten doğru alanlara mı yönlendiriliyor? Yeni personel alımları yerine mevcut personelin verimliliği artırılamaz mı? Hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmekten diğer seçim projelerine kadar pek çok hizmet, daha sağlıklı bir bütçe planlamasıyla hayata geçirilemez mi? Burada mesele personel istihdam edilmesine karşı çıkmak değil; kamu kaynaklarının hangi önceliklerle kullanıldığını sorgulamaktır. Bütçe yok demek kolaydır. Zor olan, mevcut bütçeyle hangi hizmetin neden yapılamadığını, hangi harcamanın neden önceliklendirildiğini halka açıklayabilmektir. Bir de bütün bunların üzerine, kamuoyuna yansıyan olay karşısındaki tutumu eklenince insanın sormadan edemediği başka bir soru ortaya çıkıyor. Yüzünüze taktığınız o gülümseme maskesi, kamuoyuna sunduğunuz iyi niyet görüntüsüyle birlikte gerçekleri görünmez kılmıyor. İnsan bazen en çok da yüzündeki tebessümle vicdanındaki eksikliği örtmeye çalışanları sorgulamak zorunda kalıyor. Ne var ki yüzlerdeki tebessüm, vicdanların da güldüğü anlamına gelmiyor. O değişmeyen gülümseme; yerine getirilmeyen vaatleri, cevapsız bırakılan soruları ve bugün ortaya çıkan vicdani tabloyu gizlemeye yetmiyor. Çünkü hiçbir gülümseme, ardında bırakılan ihmallerin üzerini örtemez. Haber Poligon İnternet Gazetesi olarak elimize ulaşan barınak görüntüleri de bu konunun yalnızca yaşanan son olaydan ibaret olmadığını düşündürüyor. Gazetemize ulaştırılan görüntüler, hayvanların barınma ve bakım koşullarının yetkili kurumlarca yerinde incelenmesi gerektiğine ilişkin ciddi soru işaretleri doğuruyor. Bu görüntüleri şimdilik kamuoyuyla paylaşmıyoruz. Ancak bu, gördüklerimizi görmezden geleceğimiz anlamına gelmiyor. İlgili koşulların en kısa sürede incelenmesini, tespit edilecek eksikliklerin giderilmesini, barınma alanlarının gerekli standartlara kavuşturulmasını ve hayvanların yaşam şartlarının denetlenmesini bekliyoruz. Yapılacak incelemelerde mevzuata aykırı bir durum bulunduğunu gösteren somut bulgular ortaya çıkması hâlinde, elimizdeki görüntü ve bilgileri ilgili kurumlara iletecek, gerekli incelemelerin yapılmasını talep edecek ve hukuki koşulların oluşması hâlinde suç duyurusunda bulunacağız. Çünkü bir barınak, canlıların yalnızca kapatıldığı bir alan değildir. Onların güvenliğinin, sağlığının ve yaşamının korunması gereken yerdir. Görüntülerdeki koşulların mevcut durumu yansıtması hâlinde, bunların hayvanların korunmasına ilişkin sorumluluklar bakımından değerlendirilmesi gerekir.   Bir kenti yönetmek, yalnızca insanlara hizmet sunmak değildir. O kentte yaşayan, kendisini ifade edemeyen, hakkını arayamayan canlılara karşı da sorumluluk taşımaktır. Çocuklarımızı koruyacağız. Sokaklarımızı güvenli hâle getireceğiz. Elbette. Ama bunu yaparken başka bir canlının yaşam hakkını yok saymayacağız. Çünkü vicdan, birini korurken diğerini görmezden gelmek değildir. Seçim dönemlerinde hayvan sevgisinden söz etmek, onların fotoğraflarıyla poz vermek, güzel cümleler kurmak kolaydır. Zor olan, seçim bittikten sonra da aynı duyarlılığı gösterebilmektir. Bugün kimseye yeni bir proje, yeni bir slogan ya da yeni bir vaat sormuyoruz. Yalnızca geçmişte verilen bir sözün hesabını soruyoruz. Hani Allah’ın dilsiz kullarıydılar? Hani korunacaklardı? Hani yaşam hakları güvence altına alınacaktı? Yoksa o dilsiz kullar, yalnızca sandık kurulana kadar mı hatırlanıyordu? Çünkü bir kentin vicdanı, yöneticilerinin yüzündeki tebessümle değil, koruyamadıkları canlara karşı gösterdikleri sorumlulukla ölçülür. Ve şunu unutmayın: Şehremini olmak, şehrin emanetini taşımaktır. Emanete sahip çıkamayanın ise önce kendi sorumluluğuyla yüzleşmesi gerekir.
Bazı sözler vardır, söylendiği gün alkış toplar. Bazı vaatler vardır, seçim meydanlarında büyük bir duyarlılığın göstergesi olarak sunulur. Fakat asıl mesele, o sözlerin üzerinden zaman geçtiğinde ne kadarının hatırlandığı ve ne kadarının hayata geçirildiğidir.

HABER - YORUM: SUDE FİLİZ

Hele ki söz konusu olan, kendisini savunma imkânı bulunmayan bir canlının yaşam hakkıysa…

Yakın zamanda yaşanan ve kamuoyuna yansıyan olay, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ciddi soruları beraberinde getirdi. Bir çocuğun güvenliğini tehdit eden bir durum varsa elbette müdahale edilmelidir. Çocuklarımızın korunması tartışmaya açık değildir. Sokak hayvanlarıyla ilgili sorunların da görmezden gelinmesi mümkün değildir. Ancak bir sorunu çözmek adına yürütülen müdahalenin nasıl gerçekleştirildiği, hangi yöntemlerin kullanıldığı ve ortaya çıkan sonucun ne olduğu da en az sorunun kendisi kadar önemlidir.

Bir tarafta güvenliği sağlanması gereken çocuklar, diğer tarafta yaşam hakkı bulunan hayvanlar… Peki, neden bu iki sorumluluğu aynı anda yerine getirebilecek bir yönetim anlayışını konuşmak yerine sürekli bir taraf seçmek zorunda bırakılıyoruz?

Kuralların uygulanması gerekir. Ancak kuralların uygulanış biçiminin de hukuki, insani ve vicdani bir çerçevesi olmalıdır. Kamu gücü kullanmak, sınırsız hareket etme hakkı vermez. Görev yapmak, yapılan her müdahaleyi doğru kılmaz.

Üstelik ortada bir canlının ölümüyle sonuçlanan bir olay var. Kamuoyuna yansıyan görüntüler ve haberler, olayın bütün yönleriyle araştırılmasını zorunlu kılıyor. Basına yansıyan bilgilere göre adli soruşturma kapsamında iki kişinin tutuklandığı da kamuoyuna duyuruldu. Elbette hukuki süreç tamamlanmadan kimse hakkında kesin hüküm kuramayız. Fakat olayın bütün ayrıntıları aydınlatılmadan, yalnızca kendi personelini savunmayı önceleyen bir yaklaşımın kamuoyunda soru işaretlerine yol açması da kaçınılmazdır.

Bir belediye yönetiminin önceliği, olayın bütün taraflarını dinlemek, görüntüleri incelemek ve gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır. Çalışanına sahip çıkmak başka, yaşananları bütün yönleriyle değerlendirmeden yalnızca savunma açıklamalarıyla yetinmek bambaşka bir meseledir.

Çünkü ortada kaybedilmiş bir can var.

Üstelik burada yalnızca vicdani bir sorumluluktan söz etmiyoruz. Türkiye’de hayvanların korunmasına ilişkin yürürlükte olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu var. Kanunun 1’inci maddesi, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı korunmasını ve mağduriyetlerinin önlenmesini amaçlıyor. 4’üncü maddesi bütün hayvanların yaşama hakkını ve korunmasını esas alıyor. 14’üncü maddesi ise hayvanlara kasıtlı kötü davranılmasını, acımasız ve zalimce işlem yapılmasını, fiziksel ve psikolojik acı çektirilmesini yasaklıyor.

Yani hayvanların korunması, birilerinin kişisel hassasiyetine veya dönemsel duyarlılığına bırakılmış bir konu değil. Kanunla düzenlenmiş bir sorumluluk.

Dahası, kanunun Ek 1’inci maddesi yerel yönetimlere sahipsiz hayvanların korunması, bakımevlerine götürülmesi, rehabilite edilmesi ve sahiplendirilinceye kadar bakımının sağlanması görevini yüklüyor. Geçici 4’üncü madde ise bakımevlerinin koşullarının iyileştirilmesini ve bu çalışmalar için bütçeden kaynak ayrılmasını zorunlu tutuyor.

Üstelik bu kaynak öyle isteğe bağlı bir ödenek de değil. Kanun, belediyelerin kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırmasını, büyükşehir belediyelerinde ise binde üç oranının uygulanmasını öngörüyor. Ayrılan bu kaynak başka bir amaç için kullanılamıyor.

Daha da önemlisi, kanunun Ek 1’inci maddesinde, büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, gerekli kaynağı ayırmayan veya ayrılan kaynağı kanunda belirtilen hayvan bakımevi, toplama, rehabilitasyon ve bakım hizmetleri dışında kullanan belediye başkanları, meclis üyeleri ve ilgili belediye yetkilileri hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngören bir düzenleme bulunuyor. Elbette bu yaptırımın uygulanabilmesi için kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi gerekir. Bu konuda herhangi bir kişi veya kurum hakkında peşinen suç isnadında bulunmak doğru değildir.

Dolayısıyla kimse hayvanların korunmasını bir seçim propagandası, bir halkla ilişkiler çalışması veya kişisel bir iyilik gibi sunamaz. Bu, aynı zamanda hukuki bir yükümlülüktür.

Bir de bütün bunların geçmişi var.

Hatırlarsınız, bir seçim döneminde sokak hayvanları üzerinden kurulan bir duyarlılık dili vardı. Birilerinin dilinden düşürmediği o meşhur “Allah’ın dilsiz kulları” ifadesi vardı. Hayvanların korunacağı, bakımlarının yapılacağı, yaşam koşullarının iyileştirileceği anlatılıyordu. Aşılamadan kısırlaştırmaya, beslenme noktalarından bakım merkezlerine kadar çeşitli projeler kamuoyuna sunuluyordu.

O günlerde hayvanların sesi olmak, onların yaşam hakkını savunmak ne kadar kolaydı.

Peki, bugün ne değişti?

Seçim döneminde verilen sözler nereye gitti? Hayvanların korunacağı söylenirken hangi koşullarda yaşamlarını sürdürdükleri gerçekten denetlendi mi? Hayvanseverlerin sürece dahil edileceği ifade edilirken bugün yaşananların önüne geçmek için ne yapıldı?

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: O gün Allah’ın dilsiz kulları olarak tanımlanan canlılar, bugün neden bu kadar sessizliğe terk edildi?

Açık konuşalım; bir belediye başkanının seçim döneminde verdiği vaatleri yerine getirmesi, kendisine oy verenlerin olduğu kadar vermeyenlerin de en doğal beklentisidir. Ancak ben bugün başka birçok vaadin tartışmasını bir kenara bırakıyorum. Bari hayvanlar için verilen sözler yerine getirilsin. Çünkü burada söz konusu olan bir kaldırım, bir park, bir bina ya da ertelenebilecek herhangi bir belediye yatırımı değil. Burada söz konusu olan yaşam hakkı.

 

ŞEHREMİNİ OLMAK, SADECE MAKAM SAHİBİ OLMAK DEĞİLDİR!

Osmanlı’dan gelen bir kavram vardır: Şehremini. Şehrin emanet edildiği, şehrin işlerinden ve düzeninden sorumlu kişi anlamında kullanılan bu unvan, geçmişte belediye başkanları için de kullanılmıştır.

Şehremini olmak, yalnızca bir koltuğa oturmak, makam odasında ağırlanmak veya şehrin güzel günlerinde fotoğraf vermek değildir. Şehremini olmak, o şehrin bütün sorumluluğunu omuzlarında taşımaktır.

Bir şehrin çocuklarından, yaşlılarından, sokaklarından, kaldırımlarından, temizliğinden, güvenliğinden ve elbette o şehirde yaşam mücadelesi veren dilsiz canlılarından da sorumlu olmaktır.

Şehrin emanet edildiği kişi, yalnızca kendisine alkış tutanların değil, kendisine oy vermeyenlerin de belediye başkanıdır. Yalnızca insanların değil, kamu hizmetleri kapsamında korunması gereken bütün yaşam alanlarının sorumluluğunu taşır.

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 38’inci maddesi de belediye başkanını belediye teşkilatının en üst amiri olarak tanımlar. Belediyeyi stratejik plana uygun yönetmek, bütçeyi uygulamak, personeli atamak ve belde halkının huzuru, esenliği, sağlığı ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak belediye başkanının görevleri arasındadır.

Yani makamın getirdiği yetkiler kadar sorumluluklar da vardır.

Şehrin emini olmak, yalnızca şehrin iyi günlerinde görünmek değil, en zor meselelerinde de sorumluluk almaktır. Bir sorun ortaya çıktığında savunmaya geçmek yerine çözüm üretmek, yanlış yapıldığında bunu kabul edebilmek ve gerektiğinde kendi yönetimini de sorgulayabilmektir.

 

BÜTÇE YOKSA, PERSONEL ALIMLARI NEYİN NESİ?

Bir başka konu daha var ki artık bunun da açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Belediye hizmetleri söz konusu olduğunda zaman zaman bütçe yetersizliğinden söz ediliyor. Projelerin hayata geçirilememesine, hizmetlerin aksamasına veya bazı çalışmaların ertelenmesine gerekçe olarak maddi imkânların sınırlı olduğu ifade ediliyor.

Peki, madem bütçe bu kadar yetersiz, belediyenin personel alımları konusunda nasıl bir mali planlama yapılıyor?

Kamuoyuna yansıyan personel alım ilanları ortadayken, yeni istihdamların belediye bütçesine getirdiği yük nasıl hesaplanıyor? Mevcut personel kapasitesi yeterince değerlendiriliyor mu? Yeni personel alımlarına duyulan ihtiyaç hangi hizmet gerekçelerine dayanıyor?

Önceki dönemlerde daha sınırlı kadrolarla yürütülebildiği ifade edilen belediye hizmetleri bugün neden sürekli yeni personel ihtiyacıyla gündeme geliyor? Elbette belediyelerin ihtiyaç duyduğu alanlarda personel istihdam etmesi doğaldır. Kimse gerekli teknik personelin, işçinin veya uzman kadronun alınmasına karşı çıkmıyor. Ancak bunun ölçütü ihtiyaç, verimlilik ve mali sürdürülebilirlik olmalıdır.

5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 49’uncu maddesi, belediyelerin yıllık toplam personel giderlerine açık bir sınır getiriyor. Buna göre personel giderleri, gerçekleşen en son yıl bütçe gelirlerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na göre belirlenecek yeniden değerleme katsayısıyla çarpılması sonucu bulunan miktarın yüzde 30’unu aşamıyor. Nüfusu 10 binin altındaki belediyelerde bu oran yüzde 40 olarak uygulanıyor. Kanun, beklenmedik aylık ve ücret artışları nedeniyle bu sınırların aşılması durumunda, personel giderleri yeniden sınırın altına ininceye kadar yeni personel alımına izin vermiyor.

Öyleyse sorularımız son derece açık:

Mevcut personel sayısı kaçtır? Son iki yılda kaç yeni personel istihdam edilmiştir? Personel giderlerinin toplam bütçe gelirlerine oranı nedir? Yeni istihdamların belediyeye yıllık maliyeti ne kadardır?

Bunlar kamuoyunun bilmeye hakkı olan sorulardır.

Madem bütçe yetersizliği nedeniyle projeler hayata geçirilemiyor, o hâlde personel planlamasının ve harcama önceliklerinin de kamuoyuna açıklanması gerekir.

Çünkü belediye bütçesi, kişilerin tasarruf alanı değil, halkın ortak kaynağıdır.

Bir yandan bütçe yetersizliğinden söz edilirken diğer yandan yeni istihdamların sürmesi, doğal olarak önceliklerin sorgulanmasına neden oluyor. Acaba kaynaklar gerçekten doğru alanlara mı yönlendiriliyor? Yeni personel alımları yerine mevcut personelin verimliliği artırılamaz mı? Hayvanların yaşam koşullarını iyileştirmekten diğer seçim projelerine kadar pek çok hizmet, daha sağlıklı bir bütçe planlamasıyla hayata geçirilemez mi?

Burada mesele personel istihdam edilmesine karşı çıkmak değil; kamu kaynaklarının hangi önceliklerle kullanıldığını sorgulamaktır.

Bütçe yok demek kolaydır. Zor olan, mevcut bütçeyle hangi hizmetin neden yapılamadığını, hangi harcamanın neden önceliklendirildiğini halka açıklayabilmektir.

Bir de bütün bunların üzerine, kamuoyuna yansıyan olay karşısındaki tutumu eklenince insanın sormadan edemediği başka bir soru ortaya çıkıyor.

Yüzünüze taktığınız o gülümseme maskesi, kamuoyuna sunduğunuz iyi niyet görüntüsüyle birlikte gerçekleri görünmez kılmıyor. İnsan bazen en çok da yüzündeki tebessümle vicdanındaki eksikliği örtmeye çalışanları sorgulamak zorunda kalıyor.

Ne var ki yüzlerdeki tebessüm, vicdanların da güldüğü anlamına gelmiyor. O değişmeyen gülümseme; yerine getirilmeyen vaatleri, cevapsız bırakılan soruları ve bugün ortaya çıkan vicdani tabloyu gizlemeye yetmiyor. Çünkü hiçbir gülümseme, ardında bırakılan ihmallerin üzerini örtemez.

Haber Poligon İnternet Gazetesi olarak elimize ulaşan barınak görüntüleri de bu konunun yalnızca yaşanan son olaydan ibaret olmadığını düşündürüyor. Gazetemize ulaştırılan görüntüler, hayvanların barınma ve bakım koşullarının yetkili kurumlarca yerinde incelenmesi gerektiğine ilişkin ciddi soru işaretleri doğuruyor.

Bu görüntüleri şimdilik kamuoyuyla paylaşmıyoruz. Ancak bu, gördüklerimizi görmezden geleceğimiz anlamına gelmiyor. İlgili koşulların en kısa sürede incelenmesini, tespit edilecek eksikliklerin giderilmesini, barınma alanlarının gerekli standartlara kavuşturulmasını ve hayvanların yaşam şartlarının denetlenmesini bekliyoruz.

Yapılacak incelemelerde mevzuata aykırı bir durum bulunduğunu gösteren somut bulgular ortaya çıkması hâlinde, elimizdeki görüntü ve bilgileri ilgili kurumlara iletecek, gerekli incelemelerin yapılmasını talep edecek ve hukuki koşulların oluşması hâlinde suç duyurusunda bulunacağız.

Çünkü bir barınak, canlıların yalnızca kapatıldığı bir alan değildir. Onların güvenliğinin, sağlığının ve yaşamının korunması gereken yerdir. Görüntülerdeki koşulların mevcut durumu yansıtması hâlinde, bunların hayvanların korunmasına ilişkin sorumluluklar bakımından değerlendirilmesi gerekir.

 

Bir kenti yönetmek, yalnızca insanlara hizmet sunmak değildir. O kentte yaşayan, kendisini ifade edemeyen, hakkını arayamayan canlılara karşı da sorumluluk taşımaktır.

Çocuklarımızı koruyacağız. Sokaklarımızı güvenli hâle getireceğiz. Elbette. Ama bunu yaparken başka bir canlının yaşam hakkını yok saymayacağız. Çünkü vicdan, birini korurken diğerini görmezden gelmek değildir.

Seçim dönemlerinde hayvan sevgisinden söz etmek, onların fotoğraflarıyla poz vermek, güzel cümleler kurmak kolaydır. Zor olan, seçim bittikten sonra da aynı duyarlılığı gösterebilmektir.

Bugün kimseye yeni bir proje, yeni bir slogan ya da yeni bir vaat sormuyoruz. Yalnızca geçmişte verilen bir sözün hesabını soruyoruz.

Hani Allah’ın dilsiz kullarıydılar?

Hani korunacaklardı?

Hani yaşam hakları güvence altına alınacaktı?

Yoksa o dilsiz kullar, yalnızca sandık kurulana kadar mı hatırlanıyordu?

Çünkü bir kentin vicdanı, yöneticilerinin yüzündeki tebessümle değil, koruyamadıkları canlara karşı gösterdikleri sorumlulukla ölçülür.

Ve şunu unutmayın: Şehremini olmak, şehrin emanetini taşımaktır. Emanete sahip çıkamayanın ise önce kendi sorumluluğuyla yüzleşmesi gerekir.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.