Türk bayrağı bir kumaş değil; bir milletin bedelle yazdığı tarihtir.
Bazı görüntüler vardır; yalnızca gözle görülmez, insanın içine oturur.
Bazı anlar vardır; saniyeler sürer ama bir milletin hafızasını sarsar. Çünkü söz konusu olan şey sıradan bir nesne değildir.
Söz konusu olan; bir milletin onuru, hatırası ve yüreğidir.
Türk bayrağına uzanan el, bir direğe uzanmış sayılmaz.
Türk bayrağına uzanan el, bu ülkenin geçmişine uzanır.
Şehide, gaziye, yetime, anaya, babaya…
Kısacası bu vatanı vatan yapan her şeye uzanır.
Türk bayrağı sadece bir bayrak değildir.
O, bir milletin hayatta kalma iradesidir.
O, “yıkılmadık” demenin en sessiz ama en güçlü halidir.
O, bazen bir tabutun üstünde, bazen bir sınır hattında, bazen bir okul bahçesinde dalgalanan aynı hakikattir:
Bu ülke kolay kurulmadı.
Bayrağın kırmızısı rastgele seçilmiş bir renk değildir.
O kırmızı; adını tarihe yazdıran fedakârlıkların, yarım kalan hayatların, bir daha dönmeyenlerin rengidir.
O kırmızı, bir annenin dualarında büyüyen acıdır.
O kırmızı, bir babanın içine gömdüğü “vatan sağ olsun” cümlesidir.
O kırmızı, daha yirmisine varmadan toprağa düşen gencin nefesidir.
Bu yüzden bugün birileri bayrağa dokunduğunda, mesele “sadece bayrak” olmaz.
Çünkü bu bayrak; bir ülkenin süsü değil, bir milletin namusudur.
Bu bayrak; kalabalıkların elinde taşınan bir sembol olduğu kadar, yalnız başına nöbet tutan bir askerin de yoldaşıdır.
Bizim bayrakla kurduğumuz bağ, sıradan bir bağlılık değildir.
Bu bağ, tarihle kurulan bir bağdır.
Şehitlerle, gazilerle, bu toprağı vatan yapanlarla kurulan bir bağdır.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey yalnızca sınır çizgileri değildir.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey; ortak bir hafıza, ortak bir değer, ortak bir inançtır.
Ve Türk bayrağı, bu ortak hafızanın en büyük cümlesidir.
Bu ülke “kendiliğinden” kurulmadı.
Bu millet “kendiliğinden” ayağa kalkmadı.
Bu bayrak, göğe rastgele çekilmedi.
Bir milletin en karanlık zamanlarında bile yolunu kaybetmemesini sağlayan bir bilinç vardır.
O bilincin adı tarihe bir liderin ismiyle yazıldı:
Mustafa Kemal Atatürk.
Atatürk, bu millete yalnızca bir mücadele kazandırmadı;
bu millete bir duruş kazandırdı.
Bir milletin umutsuzluk içinde bile nasıl doğrulabileceğini gösterdi.
“Ya istiklâl ya ölüm” diyerek yalnızca bir cümle kurmadı;
bir milletin kaderini yeniden yazdı.
İşte bu yüzden Türk bayrağına baktığımızda biz sadece kırmızı-beyaz görmeyiz.
Biz, bir Cumhuriyetin doğuşunu görürüz.
Biz, “imkânsız” denilenin nasıl mümkün olduğunu görürüz.
Biz, düşmanın değil yokluğun bile yenemediği bir iradeyi görürüz.
Bayrak, bir milletin kendine verdiği sözdür.
Ve bu söz, kolay verilmedi.
Bu söz; cephelerde, meydanlarda, soğuk gecelerde, açlıkta, yoklukta verildi.
Bu söz; toprak altında yatan binlerce ismin, bu ülkenin üstünde yaşayanlara bıraktığı emanettir.
Emanet dediğimiz şey basit değildir.
Emanet, bir sorumluluktur.
Emanet, bir vicdandır.
Emanet, “benden sonra da devam etsin” diye bırakılan kutsal bir çizgidir.
Türk bayrağı da işte böyle bir emanettir.
O yüzden biz bayrakla konuşur gibi konuşuruz.
Bayrağa bakınca yalnızca bir simgeye bakmayız; bir tarihe bakarız.
Bir direnişe bakarız.
Bir “vazgeçmedik” sözünün dalgalanışına bakarız.
Bu toprakların üstünde özgürce nefes alabilmemizin bedeli vardı.
Ve o bedel, hiç hafif değildi.
Bugün o bedeli hatırlamak, yalnızca geçmişe saygı değil, geleceğe borçtur.
Çünkü unutmak, bir milleti zayıflatır.
Hatırlamak ise onu ayağa kaldırır.
Bizim bayrağımızın asıl yeri yalnızca direklerin tepesi değildir.
Türk bayrağının asıl yeri bu milletin kalbidir.
O kalp attıkça bu bayrak yaşayacaktır.
Bu milletin vicdanı diri oldukça, bu bayrak daima yüksekte kalacaktır.
Ve unutmayalım:
Bu bayrak, sözle değil…
Bu bayrak, gösterişle değil…
Bu bayrak, alkışla değil…
Bu bayrak kanla yazıldı.
Son Söz Sude’den:
Türk bayrağı benim için bir sembol değil, bir hafızadır. Bu vatanın ne bedellerle kurulduğunu hatırlatan en güçlü sessizliktir. Atatürk’ün emanet ettiği Cumhuriyet’in alnındaki vakardır. Ve ben biliyorum: Bu bayrak kanla yazıldı… unutulmaz, unutturulmaz
