Bir toplum neden çöker?
Ekonomi bozulduğu için mi?
Siyasal çıkmaza girdiği için mi?
Eğitim gerilediği için mi?
Yoksa bütün bunların temelinde, görünmeyen ama her şeyi etkileyen daha büyük bir çöküş mü vardır?
Ben, asıl yıkımın vicdanın sustuğu gün başladığına inanıyorum.
Çünkü vicdan sustuğunda adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kelimeye dönüşür. Merhamet, kitaplarda kalan bir kavram olur. İnsan, insana yabancılaşır. O zaman şehirler büyüse de medeniyet büyümez; binalar yükselse de insanlık yükselmez.
Bugün bilgi çağını yaşıyoruz. Cebimizde dünyanın bütün kütüphanelerine açılan ekranlar var. Birkaç saniyede kıtalar aşan haberler alıyoruz. Ancak bütün bu hızın içinde durup kendimize bakmayı ihmal ediyoruz.
Ne zaman son kez bir çocuğun gözlerindeki umudu fark ettik?
Ne zaman yaşlı bir insanı gerçekten dinledik?
Ne zaman bir ağacın gölgesine, bir kuşun ötüşüne, toprağın bereketine içtenlikle teşekkür ettik?
Hayat, tüketilecek bir yarış değildir. Hayat; anlamı çoğaltma sanatıdır.
Bugün başarı, çoğu zaman makamla, servetle ve görünür olmakla ölçülüyor. Oysa gerçek başarı, arkanızdan edilen samimi bir dua, unutulmayan bir iyilik ve güvenle anılan bir isim bırakabilmektir.
Toplumlar yalnızca ekonomik krizlerle sarsılmaz; ahlaki krizlerle de yıpranır. Birbirimize güvenimizi kaybettiğimizde, doğruluk sıradanlaşmadığında, adalet herkese eşit işlemediğinde, aslında geleceğimizden de eksilmiş oluruz.
İnsanlık tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Güçlü görünen nice medeniyet, dışarıdan gelen fırtınalardan önce içerideki değer kaybıyla çözülmüştür. Çünkü bir binayı ayakta tutan yalnızca duvarları değildir; görünmeyen temelleridir. Toplumların temeli de vicdan, adalet ve ahlaktır.
Felsefe bize “Kendini tanı.” der. Tasavvuf ise “Kalbini temiz tut.” diye seslenir. Bilim ise sorgulamayı öğretir. Aslında üçü de aynı hakikate işaret eder: İnsan, önce kendini inşa etmelidir.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey; daha yüksek sesle konuşmak değil, daha derin düşünmektir. Daha çok tüketmek değil, daha çok paylaşmaktır. Daha çok kazanmak değil, daha çok değer üretmektir.
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; banka hesapları değil, karakterimizdir. Onlar bizim söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı örnek alacaklar.
Her gün aynaya baktığımızda şu soruyu kendimize sorabilir miyiz?
“Bugün bir insanın hayatını biraz olsun güzelleştirebildim mi?”
Eğer bu soruya içtenlikle “Evet.” diyebiliyorsak, işte o gün gerçekten yaşamışız demektir.
Çünkü dünya, yalnızca güçlü insanların değil; iyi insanların omuzlarında güzelleşir.
Ve unutmayalım...
Bir toplumun geleceği, teknoloji laboratuvarlarında değil; vicdan sahibi insanların yüreğinde şekillenir.
İnsanlığın bugün ihtiyaç duyduğu en büyük devrim, kalplerde başlayacak bir ahlak devrimidir.
Çünkü insanı ayakta tutan akıldır; fakat insanlığı ayakta tutan vicdandır.
