Saynur OKUMUŞ
Köşe Yazarı
Saynur OKUMUŞ
 

HAYATI SEYREDENLER VE DANS EDENLER

Bazı insanlar hayatı yaşar, bazıları ise hayatın kenarında oturup onu anlamaya çalışır. Birinciler koşar, düşer, sever, yanılır, kaybeder, yeniden ayağa kalkar. İkinciler ise çoğu zaman ellerinde bir defter, zihinlerinde bin soru, kalplerinde ertelenmiş bir hayatla bekler. Belki de insanın en büyük yanılgısı budur: Yaşamaya hazır olmak için hayatı önce anlaması gerektiğine inanmak. Oysa hayat, açıklama beklemez. Kapıyı çalar ve içeri girer. Bazen bir aşkla, bazen bir ölümle, bazen bir çocuk kahkahasıyla, bazen de hiç beklemediğimiz bir yıkımla… Ve biz hâlâ “Neden?” diye sorarken zaman çoktan yoluna devam etmiştir. Nikos Kazantzakis'in Zorba'sı tam da burada insanın karşısına çıkar. Zorba, hayatı çözmeye çalışanlardan değildir. O, hayatın içine dalandır. Düşünür ama düşüncenin esiri olmaz. Sever ama sevginin garantisini aramaz. Kaybeder ama kaybın karşısında hayatı suçlamaz. Ve en önemlisi… Yıkıntıların arasında bile dans edebilir. Belki de modern insanın unuttuğu şey tam olarak budur. Biz artık yaşamaktan çok hayatımızı yönetmeye çalışıyoruz. Takvimlerimiz dolu. Telefonlarımız dolu. Dosyalarımız dolu. Zihinlerimiz dolu. Ama içimizde bazen kocaman bir boşluk var. Her şeyi planlıyoruz. Çocuklarımızın geleceğini, kariyerimizi, evimizi, paramızı, itibarımızı… Fakat hayatın kendisi için takvimimizde bir satır bile bırakmıyoruz. “Yaşamak” sürekli ertelenen bir randevuya dönüşüyor. Bir gün daha iyi olacağız. Bir gün daha çok kazanacağız. Bir gün daha rahat edeceğiz. Bir gün kendimize zaman ayıracağız. Bir gün… Fakat insanın hayatındaki en tehlikeli kelimelerden biri belki de budur: Bir gün. Çünkü bazı “bir gün”ler hiç gelmez. İnsan bazen ömrünü hazırlık yaparak geçirir. Yaşamaya hazırlanır. Mutlu olmaya hazırlanır. Cesaret etmeye hazırlanır. Konuşmaya hazırlanır. Sevmeye hazırlanır. Sonra bir bakar ki hayat, hazırlık odasında bitmiştir. Oysa hayat prova değildir. Perde çoktan açılmıştır. Biz hâlâ sahneye çıkıp çıkmamayı tartışıyoruz. Belki de Zorba'nın bize fısıldadığı en güçlü cümle şudur: “Hayatın bütün sorularına cevap bulmadan da yaşayabilirsin.” Çünkü insan her şeyi bilemez. Her şeyi kontrol edemez. Her acının nedenini anlayamaz. Her kaybın karşılığını bulamaz. Bazen yalnızca yürümek gerekir. Bazen susmak. Bazen gülmek. Bazen ağlamak. Bazen de hiçbir mantıklı açıklaması olmayan bir anda dans etmek… Toplum ise bize başka bir şey öğretir. “Ciddiye alın.” “Düzgün davranın.” “Ne derler?” “Ya olmazsa?” “Ya kaybedersen?” “Ya insanlar seni yanlış anlarsa?” Böyle böyle insanın omuzlarına görünmez zincirler takılır. Sonra bir gün aynaya bakar ve karşısındaki insanın ne zaman bu kadar yorulduğunu hatırlayamaz. Çünkü toplum çoğu zaman bize nasıl görünmemiz gerektiğini öğretir. Ama nasıl yaşamamız gerektiğini öğretmez. Oysa insanın gerçek özgürlüğü, başkalarının alkışından bağımsız yaşayabildiği yerde başlar. Elbette özgürlük sorumsuzluk değildir. Zorba olmak, her arzunun peşinden gitmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi hayatının seyircisi olmaktan çıkmasıdır. Çünkü bazen insanın önündeki en büyük engel başka insanlar değil, kendi zihnidir. “Yapamam.” “Geç kaldım.” “Bana göre değil.” “Benden olmaz.” “Şimdi sırası değil.” İnsan kendi içine bu cümleleri ektikçe hayat küçülür. Sonra dünya suçlanır. Oysa bazen kapıyı kapatan dünya değil, içeriden çevirdiğimiz kilittir. Belki de bu yüzden hayatın en büyük cesareti, yeniden başlamaktır. Yaşımız kaç olursa olsun… Kaybetmiş olsak da… Yanılmış olsak da… Birileri bizi küçümsemiş olsa da… Bir zamanlar kendimize inanmayı bırakmış olsak da… İnsan yeniden ayağa kalkabilir. Ve bazen bütün ihtiyacımız olan şey, hayatın ortasında kendimize şu soruyu sormaktır: “Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca hayatımı idare mi ediyorum?” Bu sorunun cevabı kolay değildir. Ama değerlidir. Çünkü insan bazen yıllarca başkalarının beklentilerine uygun bir hayat kurar ve sonunda kendi hayatında misafir olduğunu fark eder. Zorba ise bize başka bir ihtimali hatırlatır: Hayatı yalnızca seyretme. Dokun. Hisset. Yanıl. Sev. Üret. Kork. Cesaret et. Düş. Kalk. Ve bütün bunların arasında, eğer dünya başına yıkılmışsa bile, bir an olsun dans etmeyi unutma. Çünkü belki de insanı insan yapan şey, hiç düşmemesi değildir. Yıkıldıktan sonra hayatla yeniden dans edebilmesidir. Ve belki hayatın bize bıraktığı en büyük soru da şudur: Perde kapandığında, gerçekten yaşamış mı olacağız; yoksa sadece iyi bir seyirci mi olmuş olacağız?
Ekleme Tarihi: 23 Eylül 2026 -Çarşamba
Saynur OKUMUŞ

HAYATI SEYREDENLER VE DANS EDENLER

Bazı insanlar hayatı yaşar, bazıları ise hayatın kenarında oturup onu anlamaya çalışır.

Birinciler koşar, düşer, sever, yanılır, kaybeder, yeniden ayağa kalkar.

İkinciler ise çoğu zaman ellerinde bir defter, zihinlerinde bin soru, kalplerinde ertelenmiş bir hayatla bekler.

Belki de insanın en büyük yanılgısı budur:

Yaşamaya hazır olmak için hayatı önce anlaması gerektiğine inanmak.

Oysa hayat, açıklama beklemez.

Kapıyı çalar ve içeri girer.

Bazen bir aşkla, bazen bir ölümle, bazen bir çocuk kahkahasıyla, bazen de hiç beklemediğimiz bir yıkımla…

Ve biz hâlâ “Neden?” diye sorarken zaman çoktan yoluna devam etmiştir.

Nikos Kazantzakis'in Zorba'sı tam da burada insanın karşısına çıkar.

Zorba, hayatı çözmeye çalışanlardan değildir.

O, hayatın içine dalandır.

Düşünür ama düşüncenin esiri olmaz. Sever ama sevginin garantisini aramaz. Kaybeder ama kaybın karşısında hayatı suçlamaz.

Ve en önemlisi…

Yıkıntıların arasında bile dans edebilir.

Belki de modern insanın unuttuğu şey tam olarak budur.

Biz artık yaşamaktan çok hayatımızı yönetmeye çalışıyoruz.

Takvimlerimiz dolu.
Telefonlarımız dolu.
Dosyalarımız dolu.
Zihinlerimiz dolu.

Ama içimizde bazen kocaman bir boşluk var.

Her şeyi planlıyoruz.

Çocuklarımızın geleceğini, kariyerimizi, evimizi, paramızı, itibarımızı…

Fakat hayatın kendisi için takvimimizde bir satır bile bırakmıyoruz.

“Yaşamak” sürekli ertelenen bir randevuya dönüşüyor.

Bir gün daha iyi olacağız.
Bir gün daha çok kazanacağız.
Bir gün daha rahat edeceğiz.
Bir gün kendimize zaman ayıracağız.

Bir gün…

Fakat insanın hayatındaki en tehlikeli kelimelerden biri belki de budur:

Bir gün.

Çünkü bazı “bir gün”ler hiç gelmez.

İnsan bazen ömrünü hazırlık yaparak geçirir.

Yaşamaya hazırlanır.
Mutlu olmaya hazırlanır.
Cesaret etmeye hazırlanır.
Konuşmaya hazırlanır.
Sevmeye hazırlanır.

Sonra bir bakar ki hayat, hazırlık odasında bitmiştir.

Oysa hayat prova değildir.

Perde çoktan açılmıştır.

Biz hâlâ sahneye çıkıp çıkmamayı tartışıyoruz.

Belki de Zorba'nın bize fısıldadığı en güçlü cümle şudur:

“Hayatın bütün sorularına cevap bulmadan da yaşayabilirsin.”

Çünkü insan her şeyi bilemez.
Her şeyi kontrol edemez.
Her acının nedenini anlayamaz.
Her kaybın karşılığını bulamaz.

Bazen yalnızca yürümek gerekir.
Bazen susmak.
Bazen gülmek.
Bazen ağlamak.
Bazen de hiçbir mantıklı açıklaması olmayan bir anda dans etmek…

Toplum ise bize başka bir şey öğretir.

“Ciddiye alın.”
“Düzgün davranın.”
“Ne derler?”
“Ya olmazsa?”
“Ya kaybedersen?”
“Ya insanlar seni yanlış anlarsa?”

Böyle böyle insanın omuzlarına görünmez zincirler takılır.

Sonra bir gün aynaya bakar ve karşısındaki insanın ne zaman bu kadar yorulduğunu hatırlayamaz.

Çünkü toplum çoğu zaman bize nasıl görünmemiz gerektiğini öğretir.

Ama nasıl yaşamamız gerektiğini öğretmez.

Oysa insanın gerçek özgürlüğü, başkalarının alkışından bağımsız yaşayabildiği yerde başlar.

Elbette özgürlük sorumsuzluk değildir.

Zorba olmak, her arzunun peşinden gitmek değildir.

Asıl mesele, insanın kendi hayatının seyircisi olmaktan çıkmasıdır.

Çünkü bazen insanın önündeki en büyük engel başka insanlar değil, kendi zihnidir.

“Yapamam.”
“Geç kaldım.”
“Bana göre değil.”
“Benden olmaz.”
“Şimdi sırası değil.”

İnsan kendi içine bu cümleleri ektikçe hayat küçülür.

Sonra dünya suçlanır.

Oysa bazen kapıyı kapatan dünya değil, içeriden çevirdiğimiz kilittir.

Belki de bu yüzden hayatın en büyük cesareti, yeniden başlamaktır.

Yaşımız kaç olursa olsun…
Kaybetmiş olsak da…
Yanılmış olsak da…
Birileri bizi küçümsemiş olsa da…
Bir zamanlar kendimize inanmayı bırakmış olsak da…

İnsan yeniden ayağa kalkabilir.

Ve bazen bütün ihtiyacımız olan şey, hayatın ortasında kendimize şu soruyu sormaktır:

“Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca hayatımı idare mi ediyorum?”

Bu sorunun cevabı kolay değildir.

Ama değerlidir.

Çünkü insan bazen yıllarca başkalarının beklentilerine uygun bir hayat kurar ve sonunda kendi hayatında misafir olduğunu fark eder.

Zorba ise bize başka bir ihtimali hatırlatır:

Hayatı yalnızca seyretme.

Dokun.
Hisset.
Yanıl.
Sev.
Üret.
Kork.
Cesaret et.
Düş.
Kalk.

Ve bütün bunların arasında, eğer dünya başına yıkılmışsa bile, bir an olsun dans etmeyi unutma.

Çünkü belki de insanı insan yapan şey, hiç düşmemesi değildir.

Yıkıldıktan sonra hayatla yeniden dans edebilmesidir.

Ve belki hayatın bize bıraktığı en büyük soru da şudur:

Perde kapandığında, gerçekten yaşamış mı olacağız; yoksa sadece iyi bir seyirci mi olmuş olacağız?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.