Bazı yerler vardır; duvarları taş olsa da aslında hatıradan yapılmıştır. Kapısından içeri girince yalnızca bir mekâna değil, bir milletin hafızasına adım atarsınız. Ben de böyle bir duyguyu, Mehmet Âkif Ersoy’un izlerini takip ederken yaşadım. Balkanların kadim şehirlerinden Skopje’de yürürken, tarihin derin nefesini hissettim. Bugün North Macedonia sınırları içinde kalan bu şehir, bir şairin çocukluk yıllarını, bir milletin kaderine dönüşecek dizelerin ilk ruhunu taşır.
Taş sokakların arasında dolaşırken insanın içinden şu düşünce geçiyor:
Bir milletin kaderi bazen bir cephede yazılır, bazen de bir mısrada…
Balkanların o çok kültürlü ve derin ruhu içinde büyüyen Mehmet Âkif, yalnızca bir şair değildi; o, milletinin vicdanıydı. Yıllar sonra Anadolu işgal altındayken, bu vicdan susmadı. Çünkü Anadolu’da bir millet ayağa kalkıyordu. Tarihin sayfalarına Türk Kurtuluş Savaşı olarak geçecek o büyük mücadele, yalnızca toprakların değil, bir milletin onurunun savunulmasıydı.
Bu mücadelenin kalbi ise Ankara’da atıyordu. Yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin kaderini omuzlarında taşıyordu. O günlerde bu mücadelenin en büyük önderi olan Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir askeri lider değil; aynı zamanda bir milletin umudu ve kararlılığıydı.
Cephelerde silahlar konuşurken, milletin ruhunu ayağa kaldıracak sözlere de ihtiyaç vardı. İşte o sözler, Ankara’daki mütevazı bir mekânda, Taceddin Dergâhı’nda kaleme alınacaktı.
Soğuk bir Ankara gecesinde, küçük bir odada, bir kalem kağıtla buluştu.
Ve o şiir tek bir kelimeyle başladı:
“Korkma!”
Bu kelime yalnızca bir şiirin başlangıcı değildi.
Bu, karanlığa karşı bir milletin söylediği ilk cesaret cümlesiydi.
Anadolu’nun yorgun ama direnen ruhu, o mısralarda hayat buldu. Bir annenin duası, bir askerin kararlılığı, bir milletin iman dolu kalbi o dizelerde birleşti. Ve sonunda 12 Mart 1921’de Meclis’te yapılan oylamayla İstiklal Marşı, milletin marşı olarak kabul edildi.
O gün yalnızca bir şiir seçilmedi.
Bir millet kendini anlatan sesi buldu.
İstiklal Marşı’nı diğer marşlardan ayıran şey, onun yalnızca bir zafer şarkısı olmamasıdır. O aynı zamanda bir ahlakın, bir inancın ve bir medeniyetin sesidir.
“Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
Bu mısra yalnızca bağımsızlığı değil; adaleti, inancı ve hakikati de içinde taşır.
Bugün İstiklal Marşı’nı dinlediğimde aklıma iki şehir geliyor: Üsküp ve Ankara…
Biri bir şairin doğduğu şehir, diğeri ise bir milletin destanının yazıldığı mekân.
Ve içimden şu cümle geçiyor:
Balkanlarda doğan bir yürek, Anadolu’nun bağımsızlık destanını yazdı.
Ben Üsküp’te dolaşırken bunu derinden hissettim. Bir şairin doğduğu sokaklarda yürümek, insanın kalbinde tarifsiz bir saygı uyandırıyor. Çünkü o şair yalnızca dizeler yazmadı; bir milletin ruhunu kelimelere dönüştürdü.
12 Mart bize şunu hatırlatır:
Bağımsızlık bir kez kazanılıp kenara konulan bir emanet değildir.
O, her neslin yeniden anlaması ve koruması gereken bir mirastır.
