Sevgi sadece bir duygu mudur, yoksa insanın varoluşunu anlamlandırma biçimi mi? 14 Şubat yaklaşırken vitrinler kırmızıya boyanıyor; ama belki de asıl soru hâlâ orada duruyor: Sevgi neydi?
Sevgi, sadece kalbin çarpıntısı değildir. Felsefe bize öğretir ki insan, anlam arayan bir varlıktır. Platon sevgiyi, insanı eksik yanını tamamlamaya yönelten bir arayış olarak görür. Ona göre aşk, güzelliğin peşinden giderek ruhu yüceltme çabasıdır. Yani sevgi, sadece birine bakmak değil; birlikte daha iyiye, daha güzele yönelmektir.
Ama sevgi sadece ideal olana duyulan hayranlık da değildir. Aristoteles dostluğu anlatırken, gerçek sevginin “iyi”yi istemek olduğunu söyler. Sevdiğin insan için iyi olanı dilemek… Onu sahiplenmek değil; onun iyiliğini istemek. Belki de sevgi, tam burada başlar: Bencilliğin bittiği yerde.
Ve sonra düşünürüz… Sevgi bir seçim midir, yoksa başımıza gelen bir hâl mi? Soren Kierkegaard, sevginin bir irade işi olduğunu söyler. Yani sevgi, sadece hissetmek değil; her gün yeniden seçmektir. “Bugün de yanında kalıyorum.” diyebilmektir. İşte Sevgililer Günü’nün bize unutturduğu şey belki de budur: Sevgi bir anlık coşku değil, süreklilik isteyen bir karardır.
Modern zamanlarda sevgi çoğu zaman tüketilen bir duyguya dönüştü. Hızlı başlayan, hızlı biten… Oysa sevgi, sabırdır. Kırıldığında bağırmamak, yorulduğunda vazgeçmemektir. Bir insanın kusurlarını görüp yine de onunla yürümeyi seçmektir. Çünkü sevgi mükemmeli aramaz; birlikte olgunlaşmayı arar.
Sevgi neydi?
Sevgi; bir elin diğerine değmesinden çok, iki ruhun birbirine alan açmasıydı.
Sevgi; “Ben” demekten “Biz” demeye geçebilmekti.
Sevgi; sahip olmak değil, şahit olmaktı.
Belki de en derin anlamıyla sevgi, insanın kendi içindeki karanlığı yumuşatmasıdır. Başkasını incitmemeyi öğrenmesi… Çünkü sevgi, insanı daha merhametli yapar. Daha sabırlı. Daha gerçek.
14 Şubat bir hatırlatmadır sadece. Asıl mesele, 15 Şubat’ta da aynı inceliği sürdürebilmektir. Çiçek solduğunda, hediye unutulduğunda, geriye kalan şeydir sevgi.
Sevgi, bir günü değil; bir ömrü hak eder.
