İdris DOĞAN
Köşe Yazarı
İdris DOĞAN
 

TÜRK DİL BAYRAMI

O şimdi bir delikanlı… Yıllar önce rahmetli kayınbiraderimin birkaç kelime bile olsa Türkçe konuşamayan gelini ve henüz iki yaşına basmamış torunu İlyas Ali, yaz tatilini geçirmek üzere memlekete gelmişlerdi. İlyas Ali, kelimeleri yeni yeni çıkarmaya başlamış; pek sevimli, oldukça akıllı, söylenenleri gerçekten can kulağıyla dinleyip konuşmaya çalışan müthiş bir bebekti. Annesi işi gereği Almanya’ya erken dönmüştü. Dedesi ile Almanya’ya dönecek olan İlyas Ali ile epey bir vakit geçirme imkânımız olmuştu. Herkes cümbür cemaat İlyas Ali’yle ilgileniyor, oynuyor, konuşuyor… Her akşam, abartmıyorum en az on kişi. Ne var ki, büyük küçük, çoluk çocuk İlyas Ali’ye Almanca öğretmek için yırtınıyor. O minik aklıyla, Türkçe sohbetlerin arasında araç gereç adları başta olmak üzere pek çok kavramın Almancasını duya duya şaşırıyor… Tam bir karmaşa! Ailenin bütün fertleri kendi arasında Türkçe konuşuyor; sıra İlyas Ali’ye geldi mi yarım yamalak, kırık dökük Almanca…  Dayanamayıp birkaç gün sonra: “Bu çocuk, varlık ve kavram adlarının pek çoğunu ilk defa duyuyor, ama telaffuzu fena değil. Kendisine ısrarla Almanca kelimeler söyletmenizin hiçbir faydası yok. Kendisiyle Türkçe konuşun lütfen! Türkçe konuşarak kendisine daha çok yardımcı olabilirsiniz. Almancaya devam ederseniz korkarım, sizin kırık dökük Almancanızla annesinden duyduğu dil çorbaya dönecek. Türkçeyi öğrenememesi bir yana, Almancayı da karıştıracak. Böyle giderse, milletimizin değerlerini anlamakta, kavramakta, bunları bir anlayış ve alışkanlık hâline getirmekte zorlanır. Bu durum da benliğini alt üst eder.” dedim. Dedesi ve babaannesinin izinleri bitinceye kadar, İlyas Ali, azımsanmayacak sayıda Türkçe kelimeyi öğrendi, özümsedi ve gayet güzel kullanır hâle geldi. İlyas Ali üzerinden yaşadığımız bu küçük hadise, dilin yalnız kelime öğretmekten ibaret olmadığını bir kere daha gösteriyordu. İnsan, nerede ve hangi konumda olursa olsun, ne kadar açık ve etkili konuşursa o kadar doğru anlaşılır ve başarılı olur. Anlaşılır ve etkili konuşma için oldukça zengin kelime, kavram, atasözü, deyim, özdeyiş dağarcığı ile sözü söylerken muhatabı önemsemek gerekir. Sözün doğruluğunun yanında, ona güzel bir söyleyiş ve samimiyet katmanın şart olduğunu da ilave edelim. İnsanın anlaşılmazlık ateşine düşmesini engelleyen yegâne yoldur bu. Ne güzel söylenmiş: “Kalpten çıkan söz, kalbe gider; dilden çıkan söz, kulağı aşamaz.” Ayrıntılarına girmiyorum. Mısır ülkesinin tek hâkimi Firavun’a hakkı anlatmakla görevlendirilen Hz. Musa’nın, sözü güzel ve yumuşak söylemesi konusunda uyarılması, kendisinin de dilindeki bağın çözülmesini ve gönlüne genişlik verilmesini Rabbinden istemesi, konuşmada bulunması gereken özellikler bakımından nefis bir örnektir. Dil ve gönül arasındaki bağ sağlam kurulmazsa, anlatımlarda yanlış anlama ve anlaşılma sürüp gider. İnsanların düşüncelerini dile getirirken çektikleri sıkıntılar, işin başka bir cephesidir. Konuştuğu dilin kurallarını yeterince kavrayamamış, onu doğru, etkili ve güzel kullanma becerisi kazanamamış insanın düşünce karmaşası yaşaması da şaşırtıcı değildir. Kimsenin kimseyi dinlemeye tahammül edemediği, kimsenin kimseyi anlamaya çalışmadığı gruplar ve topluluklar nereden çıktı dersiniz? Geçelim… İspanya’nın dünya devi Real Madrid’de top koştururken Almanya’da yetişmiş büyük futbolcu Hamit Altıntop’un, Alman Sportbild dergisinde yer alan röportajında Hamit’e genelde hangi dilde kitap okuduğu sorulmuştu. “Hamit de ‘Almanca okuyorum, ama Türkçe rüya görüyorum.’ demişti.” Bu duyguyu tarif etmesi istenmiş kendisinden. Hamit de ‘Türkçe alt yazılı bir televizyon filmi seyretmek gibi…’ karşılığını vermiş. Asıl mesele budur. Rüyayı Türkçe görmek… İnsanın rüyasına kadar giren dil, artık yalnız konuştuğu dil değildir; benliğinin, hatırasının ve aidiyetinin de dilidir. Türkçeyi küçümseyen ve zayıf bulup başka dillerin hayranı olanlar, sadece dillerinden uzaklaşmakla kalmaz, kendi öz benliklerini de kaybederler. Öz benlik kaybının ne demek olduğunu büyük romancı Cengiz Aytmatov, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanında pek dokunaklı biçimde anlatır. Yüreği dayanabilenler de dayanamayanlar da okumalıdır.   Milletimizin bahtiyar olması, Türkçe rüya görenlerle mümkündür. Haydi, Türkçe rüyalar!
Ekleme Tarihi: 29 Eylül 2026 -Salı
İdris DOĞAN

TÜRK DİL BAYRAMI

O şimdi bir delikanlı… Yıllar önce rahmetli kayınbiraderimin birkaç kelime bile olsa Türkçe konuşamayan gelini ve henüz iki yaşına basmamış torunu İlyas Ali, yaz tatilini geçirmek üzere memlekete gelmişlerdi.

İlyas Ali, kelimeleri yeni yeni çıkarmaya başlamış; pek sevimli, oldukça akıllı, söylenenleri gerçekten can kulağıyla dinleyip konuşmaya çalışan müthiş bir bebekti. Annesi işi gereği Almanya’ya erken dönmüştü. Dedesi ile Almanya’ya dönecek olan İlyas Ali ile epey bir vakit geçirme imkânımız olmuştu.

Herkes cümbür cemaat İlyas Ali’yle ilgileniyor, oynuyor, konuşuyor… Her akşam, abartmıyorum en az on kişi. Ne var ki, büyük küçük, çoluk çocuk İlyas Ali’ye Almanca öğretmek için yırtınıyor. O minik aklıyla, Türkçe sohbetlerin arasında araç gereç adları başta olmak üzere pek çok kavramın Almancasını duya duya şaşırıyor… Tam bir karmaşa! Ailenin bütün fertleri kendi arasında Türkçe konuşuyor; sıra İlyas Ali’ye geldi mi yarım yamalak, kırık dökük Almanca…

 Dayanamayıp birkaç gün sonra: “Bu çocuk, varlık ve kavram adlarının pek çoğunu ilk defa duyuyor, ama telaffuzu fena değil. Kendisine ısrarla Almanca kelimeler söyletmenizin hiçbir faydası yok. Kendisiyle Türkçe konuşun lütfen!

Türkçe konuşarak kendisine daha çok yardımcı olabilirsiniz. Almancaya devam ederseniz korkarım, sizin kırık dökük Almancanızla annesinden duyduğu dil çorbaya dönecek. Türkçeyi öğrenememesi bir yana, Almancayı da karıştıracak.

Böyle giderse, milletimizin değerlerini anlamakta, kavramakta, bunları bir anlayış ve alışkanlık hâline getirmekte zorlanır. Bu durum da benliğini alt üst eder.” dedim.

Dedesi ve babaannesinin izinleri bitinceye kadar, İlyas Ali, azımsanmayacak sayıda Türkçe kelimeyi öğrendi, özümsedi ve gayet güzel kullanır hâle geldi.

İlyas Ali üzerinden yaşadığımız bu küçük hadise, dilin yalnız kelime öğretmekten ibaret olmadığını bir kere daha gösteriyordu.

İnsan, nerede ve hangi konumda olursa olsun, ne kadar açık ve etkili konuşursa o kadar doğru anlaşılır ve başarılı olur. Anlaşılır ve etkili konuşma için oldukça zengin kelime, kavram, atasözü, deyim, özdeyiş dağarcığı ile sözü söylerken muhatabı önemsemek gerekir.

Sözün doğruluğunun yanında, ona güzel bir söyleyiş ve samimiyet katmanın şart olduğunu da ilave edelim. İnsanın anlaşılmazlık ateşine düşmesini engelleyen yegâne yoldur bu. Ne güzel söylenmiş: “Kalpten çıkan söz, kalbe gider; dilden çıkan söz, kulağı aşamaz.” Ayrıntılarına girmiyorum.

Mısır ülkesinin tek hâkimi Firavun’a hakkı anlatmakla görevlendirilen Hz. Musa’nın, sözü güzel ve yumuşak söylemesi konusunda uyarılması, kendisinin de dilindeki bağın çözülmesini ve gönlüne genişlik verilmesini Rabbinden istemesi, konuşmada bulunması gereken özellikler bakımından nefis bir örnektir.

Dil ve gönül arasındaki bağ sağlam kurulmazsa, anlatımlarda yanlış anlama ve anlaşılma sürüp gider. İnsanların düşüncelerini dile getirirken çektikleri sıkıntılar, işin başka bir cephesidir. Konuştuğu dilin kurallarını yeterince kavrayamamış, onu doğru, etkili ve güzel kullanma becerisi kazanamamış insanın düşünce karmaşası yaşaması da şaşırtıcı değildir. Kimsenin kimseyi dinlemeye tahammül edemediği, kimsenin kimseyi anlamaya çalışmadığı gruplar ve topluluklar nereden çıktı dersiniz? Geçelim…

İspanya’nın dünya devi Real Madrid’de top koştururken Almanya’da yetişmiş büyük futbolcu Hamit Altıntop’un, Alman Sportbild dergisinde yer alan röportajında Hamit’e genelde hangi dilde kitap okuduğu sorulmuştu. “Hamit de ‘Almanca okuyorum, ama Türkçe rüya görüyorum.’ demişti.”

Bu duyguyu tarif etmesi istenmiş kendisinden. Hamit de ‘Türkçe alt yazılı bir televizyon filmi seyretmek gibi…’ karşılığını vermiş. Asıl mesele budur. Rüyayı Türkçe görmek…

İnsanın rüyasına kadar giren dil, artık yalnız konuştuğu dil değildir; benliğinin, hatırasının ve aidiyetinin de dilidir. Türkçeyi küçümseyen ve zayıf bulup başka dillerin hayranı olanlar, sadece dillerinden uzaklaşmakla kalmaz, kendi öz benliklerini de kaybederler.

Öz benlik kaybının ne demek olduğunu büyük romancı Cengiz Aytmatov, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanında pek dokunaklı biçimde anlatır. Yüreği dayanabilenler de dayanamayanlar da okumalıdır.  

Milletimizin bahtiyar olması, Türkçe rüya görenlerle mümkündür. Haydi, Türkçe rüyalar!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.