İdris DOĞAN
Köşe Yazarı
İdris DOĞAN
 

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR II – III – IV – V – VI

Akşehir neden karargâh seçildi? Osmanlı Devleti'nin çöküş dönemi, Türk siyasi hayatının en netameli devirlerinden biridir. Bırakın ülkeyi yönetenleri, aydınlar bile çok farklı siyasi kanaatlerin etkisinde, farklı mecralarda milletin içine düştüğü ağır buhrandan çıkış yolları aramakla meşguldü. Yaşanan bozgunlar, işgaller ve yokluklar karşısında millet geçim kaygısından da öte can ve vatan derdine düşmüştü. Böylesine ağır şartlar altında Böylesine ağır şartlar altında Akşehirlinin hürriyet ve istiklâl mücadelesine verdiği destek, daha işin başında ortaya koyduğu Kuvayımilliye ruhu ve şehrin daha sonra Batı Cephesi Karargâhına ana kucağı olması, Akşehir'in Millî Mücadele tarihindeki yerini belirleyen önemli unsurlardır. Akşehir'de yaşanan fikrî mücadeleler, tereddütler, arayışlar ve nihayet Millî Mücadele'nin yanında yer alma süreci, edebiyatımıza da yansımıştır. Tarık Buğra, Küçük Ağa romanında Akşehir'i merkeze alarak o yılların çalkantılı ruh dünyasını, insanların Millî Mücadele karşısındaki farklı tavırlarını ve zaman içinde yaşanan büyük dönüşümü güçlü bir edebî dille anlatır. Ancak Akşehir'in Millî Mücadele'deki yeri yalnızca sahip olduğu Kuvayımilliye ruhuyla açıklanamaz. Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasından sonra artık savunmadan taarruza geçmenin hazırlıkları yapılacaktı. Bunun için ordunun yeniden düzenlenmesi, eksiklerinin tamamlanması, kuvvetlerin uygun bölgelerde konuşlandırılması ve Batı Cephesi Karargâhının yeni şartlara göre daha elverişli bir yere taşınması gerekiyordu. Batı Cephesi Komutanlığı, hazırlanan plan gereğince kuvvet kaydırma tedbirlerini 1921 yılı sonbaharında başlattı. Birinci Ordu Karargâhı Çay'a, İkinci Ordu Karargâhı Bolvadin'e, Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı ise Akşehir'e taşındı. Karargâhın Akşehir'e yerleşme süreci Kasım 1921'in ortalarında başladı. Kurmay Başkanı Asım Bey ve karargâh mensuplarının gelişiyle başlayan yerleşme, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın da Akşehir'e gelmesiyle tamamlandı. Cephe Komutanlığı karargâhının önemli bir bölümü Akşehir Belediye binasına yerleştirildi. Karargâhın çeşitli şubeleri şehirdeki han ve evlere, askerler de uygun binalara dağıtıldı. Cephe gerisindeki birliklerin bir bölümü ise Akşehir ve çevresindeki yerleşim yerlerinde konuşlandırıldı. Böylece Akşehir, bir anda Millî Mücadele'nin en önemli askerî merkezlerinden biri hâline geldi. Peki, neden Akşehir? Bu tercih elbette tesadüf değildi. Akşehir'in coğrafi ve stratejik konumu, demiryolu hattı üzerinde bulunması, Konya ve Orta Anadolu ile bağlantısı, cepheye yakın fakat doğrudan düşman tehdidine karşı daha korunaklı oluşu önemli sebeplerdi. Şehir, bir taraftan Afyon ve çevresindeki düşman kuvvetlerine karşı yürütülecek harekâtın sevk ve idaresine elverişli bir konumda bulunuyor, diğer taraftan Konya ve güneye yönelebilecek muhtemel hareketlere karşı önemli bir geçiş noktasını tutuyordu. Akşehir'in demiryolu üzerinde bulunması ise asker, silah, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların taşınması bakımından büyük bir imkândı. Konya dolayısıyla Orta Anadolu'nun insan ve üretim kaynaklarının cepheye ulaştırılmasında Akşehir âdeta Batı'ya açılan bir kapı vazifesi görüyordu. Elbette yalnız coğrafya yeterli değildi. Bir karargâhın aylar boyunca bulunduğu şehirde güvene, sükûnete ve halk desteğine de ihtiyaç vardı. Akşehir, bütün bunları sağlayabilecek bir sosyal yapıya sahipti. Millî Mücadele'nin ilk yıllarında farklı fikirlerin, tereddütlerin ve tartışmaların yaşandığı şehir, zamanla tercihini açık biçimde ortaya koymuş; Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve onun yürüttüğü istiklâl mücadelesinin saflarında yer tutmuştu. İşte Akşehir'in asıl farkı burada ortaya çıkıyordu. Coğrafya Akşehir'i elverişli hâle getirmiş, demiryolu ulaşılabilir kılmış, ekonomik ve beşerî imkânları ise bu elverişliliği güçlendirmişti. Fakat Akşehirlinin Millî Mücadele'ye olan inancı ve Türk ordusuna verdiği maddi ve manevi destek bu tercihi tamamlamıştı. Batı Cephesi Karargâhı artık Akşehir'deydi. Başkomutanlık ve Genelkurmay Ankara'da; Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve karargâhı ise Büyük Taarruz'a giden hazırlıkların merkezlerinden biri olan Akşehir'de bulunuyordu. Bundan sonra yapılacak iş çok daha zordu. Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu; fakat vatan henüz kurtarılmış değildi. Şimdi, düşmanı Anadolu'dan çıkaracak ordunun hazırlanması gerekiyordu. Silah lazımdı. Cephane lazımdı. Asker, araç, gereç, yiyecek ve giyecek lazımdı. Hepsinden önemlisi, milletin elinde kalan son imkânları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hedef için kullanacak akıl, irade, sabır ve hazırlık lazımdı. Akşehir'deki dokuz ay on günlük büyük hazırlık dönemi işte böyle başladı.   MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR III Dokuz ay on gün Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu; fakat savaş henüz kazanılmış değildi. Asıl büyük iş bundan sonra başlayacaktı. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, bir taraftan muhtemel bir Yunan taarruzuna karşı gerekli tedbirleri alırken diğer taraftan asıl hedefi gözden kaçırmadan ordunun silah, cephane, asker ve nakil vasıtaları bakımından eksiklerini tamamlama çarelerini arıyordu. İkmal işine azami hız verilmesi, memleketin bütün imkânlarının bu uğurda seferber edilmesi gerekiyordu. Fakat hangi imkânlarla? Millet yıllardır savaşıyordu. İnsan gücü azalmış, üretim düşmüş, ekonomi ağır yaralar almıştı. Ordunun ihtiyacı çok, milletin elinde kalan imkân ise son derece sınırlıydı. Bu sebeple Türkiye'nin uzun süre devam edecek yeni bir savaşı kaldıracak gücü yoktu. Yapılacak taarruz, mümkün olan en kısa zamanda düşmanın asıl kuvvetlerine kahredici darbeyi indirecek şekilde hazırlanmalıydı. Bunun için yalnız içerideki imkânları harekete geçirmek yetmiyor, dış dünyanın desteğinden de faydalanmak gerekiyordu. Sakarya Zaferi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetine dış dünyada duyulan güveni artırmıştı. Fransa ile 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Anlaşması, Güney Cephesi'ndeki çatışmaların sona ermesini sağlarken buradaki kuvvetlerin Batı Cephesi'ne kaydırılmasına da imkân verdi. Fransızların Güney Anadolu'dan çekilmesiyle buradaki askerî imkânlardan bir bölümü Batı Cephesi'ne aktarılırken, Fransa'dan sağlanan bazı silah ve askerî malzemeler de Millî Mücadele'nin gücünü artırdı. Sovyet Rusya ile daha önce kurulan ilişkiler aksamadan devam ediyordu. Millî Mücadele'nin ilk yıllarından itibaren sağlanan para, silah ve cephane yardımları, ordunun en sıkıntılı dönemlerinde önemli bir destek oluşturmuştu. Ancak dışarıdan ne kadar yardım gelirse gelsin, Büyük Taarruz'u yapacak asıl güç Anadolu'nun kendi imkânlarından çıkarılacaktı. Cephe Komutanlığı bunun farkındaydı. Cephanesini sırtında, malzemesini kağnılarla taşıyarak ikmalini tamamlamaya çalışan ordu, bir taraftan eğitim yapıyor, diğer taraftan subay ihtiyacını karşılamak için talimgâhlar açıyordu. Eksikler tespit ediliyor, eldeki imkânlar sonuna kadar değerlendiriliyor, cephe gerisinde hummalı bir hazırlık yürütülüyordu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa da Batı Cephesi'ndeki hazırlıkları yakından takip ediyordu. 1921 yılı Aralık ayında Akşehir'e gelerek İsmet Paşa ile ordunun durumunu ve eksiklerini değerlendirdi. Yapılan incelemelerde ordunun henüz büyük bir taarruza hazır olmadığı görüldü. Hazırlıklara devam edilecekti. Kış böyle geçti. Aylar ilerledikçe Akşehir yalnız Türk ordusunun hazırlık merkezi değil, Millî Mücadele'nin dış dünyaya gösterilen yüzlerinden biri hâline de geliyordu. 1922 yılı baharında Sovyet Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Semyon Aralov, Azerbaycan temsilcisi İbrahim Abilov ve beraberlerindeki heyet Batı Cephesi'ni ziyaret etti. Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu ziyaret sırasında Türk ordusunun birlikleri ve hazırlıkları heyete gösterildi. Akşehir'de askerî birliklerin geçit töreni gerçekleştirildi. Heyet daha sonra Ilgın'a götürüldü. Burada Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusunun birlikleri ve askerî hazırlıkları da yerinde görüldü. Heyet, Türk süvarisinin disiplinini, hareket kabiliyetini ve savaş hazırlığını yakından görme imkânı buldu. Bu ziyaret yalnız bir askerî gösteri değildi. Türk ordusu dostuna da düşmanına da şu mesajı veriyordu: Sakarya'da durduran ordu, şimdi vatanını bütünüyle kurtarma hazırlığındaydı. Bu törenler, Sovyetlerden sağlanan para, silah ve cephane yardımları da Millî Mücadele'nin askerî imkânlarına önemli katkı sağladı. Bütün bunlar olurken Yunan ordusu da boş durmuyordu. Sakarya'daki yenilgiden sonra Afyon-Eskişehir hattına çekilmiş, savunma mevzilerini güçlendirmeye başlamıştı. Özellikle Afyon çevresindeki tahkimat, Türk ordusunun karşısına aşılması son derece güç bir savunma hattı çıkarıyordu. Dolayısıyla yalnız güçlü olmak yetmeyecekti. Düşmandan daha iyi düşünmek, daha iyi hazırlanmak; zamanı, araziyi ve eldeki imkânları daha doğru kullanmak gerekiyordu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bu hazırlık döneminde çeşitli zamanlarda Akşehir'e geldiler. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ise karargâhıyla birlikte burada bulunuyor, ordunun Büyük Taarruz'a hazırlanmasını sevk ve idare ediyordu. Böylece Akşehir'deki eski belediye binası, sıradan bir karargâh olmaktan çıktı; Türk milletinin makûs talihini değiştirecek Büyük Taarruz'un hazırlıklarına, değerlendirmelerine ve tarihî kararlara şahitlik eden bir mekân hâline geldi. Bugün Batı Cephesi Karargâhı Müzesi olarak ayakta duran o bina, dokuz ay on günlük büyük hazırlığın sessiz şahididir. Ancak o günlerde her şey bugünden bakıldığı kadar açık ve kolay değildi. Milletin içinde ümitsizliğe düşenler vardı. Millî Mücadele'nin başarıya ulaşacağına inanmayanlar, başka kurtuluş yolları arayanlar, Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisine ve onun yürüttüğü mücadeleye mesafeli duranlar vardı. Akşehir'de de farklı fikirler, ciddi tartışmalar ve tereddütler yaşanmıştı. Fakat sonunda şehir tercihini yaptı. Akşehirli, Çanakkale Savunması'nda olduğu gibi Türk milletinin bu ikinci büyük varoluş mücadelesinde de Hakk'ın ve haklının yanında safını tuttu. Bu tercih yalnız sözle yapılmadı. Akşehir'in dükkânı, atölyesi, evi, insanı ve imkânları artık yaklaşmakta olan Büyük Taarruz için çalışacaktı. Çünkü bundan sonra sıra, ordunun yalnız hazırlanmasına değil, taarruza hazır hâle getirilmesine gelmişti. MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR IV Akşehir yalnız karargâh değildi Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu. Şimdi sıra, onu Anadolu'dan çıkaracak ordunun hazırlanmasına gelmişti. Cephede düşmana karşı gözetleme ve örtme birlikleri bırakılırken ordunun önemli bir bölümü cephe gerisinde eğitim görüyor, dinleniyor ve eksiklerini tamamlıyordu. Akşehir de sahip olduğu imkânlarla bu büyük hazırlığın içindeydi. Şehirdeki arabacı, bakırcı, demirci ve diğer zanaatkârlar ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için çalışıyor; Arasta'daki usta eller silahların bakım ve onarımına, süngü ve çeşitli askerî malzemelerin hazırlanmasına katkıda bulunuyordu. Evlerde askerin ihtiyaç duyduğu giyecekler dikiliyor, cepheden getirilen yaralıların bakım ve tedavisine yardımcı olunuyordu. Akşehir, Batı Cephesi Karargâhını yalnız binalarında değil, âdeta bağrında misafir ediyordu. Ancak halkın fedakârlığı kadar ordunun zamana da ihtiyacı vardı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 1922 yılı Mart ayında yeniden Akşehir'e geldi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile ordunun durumu değerlendirildi. Yapılan görüşmeler sonunda ordunun henüz büyük taarruz için istenilen seviyeye ulaşmadığı kanaati ağır bastı. Bir müddet daha hazırlanmak gerekiyordu. Tam bu sırada İtilaf Devletleri de 22 Mart 1922'de bir mütareke teklifinde bulundu. Diplomatik görüşmeler sürerken Türk tarafı asıl hedefinden vazgeçmedi; cephedeki hazırlıklar devam etti. Aylar geçtikçe Sakarya'dan çıkan ordunu gücünü toplamaya çalışıyordu. Asker sayısı artırılmış, birliklerin eğitimine hız verilmiş, tüfek, makineli tüfek, top ve cephane miktarı önemli ölçüde çoğaltılmıştı. Ulaşım ve ikmal imkânları geliştiriliyor; Büyük Taarruz'u gerçekleştirecek ordu bütün hazırlıklarında adım adım sona yaklaşıyordu. Ancak bütün bu hazırlıklara rağmen Türk ordusunun düşman karşısında açık bir silah ve malzeme üstünlüğü yoktu. O hâlde başka bir üstünlük kurulmalıydı: Akıl, zamanlama, baskın ve gizlilik... Batı Cephesi Karargâhı hazırlıklarını yürütürken en küçük hareketini bile düşmandan gizlemeye çalışıyor; Yunan ordusunu yanıltmak için askerliğin gerektirdiği her türlü tedbire başvuruyordu. Taarruzun nereden ve ne zaman yapılacağı son ana kadar saklanmalıydı. 1922 yılı Temmuz ayının sonlarına doğru artık karar safhasına gelinmişti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Konya'da bulunan General Townshend ile görüşmesini de kamuoyunun dikkatini başka yöne çevirecek şekilde değerlendirerek 23 Temmuz akşamı Akşehir'e geldi. 24 Temmuz'da Konya'ya geçti, ardından yeniden Akşehir'e döndü. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da Akşehir'e gelmişti. 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla taarruz hakkında genel görüşme yapıldı; komutanların görüş ve değerlendirmeleri alındı. Fakat böylesine büyük bir harekâtın hazırlığı yalnız birkaç komutanın görüşmesiyle tamamlanamazdı. Ordu ve kolordu komutanlarının da Akşehir'e çağrılması gerekiyordu. Bunu düşmana sezdirmeden yapmanın yolu bulundu. Futbol maçı... 28 Temmuz 1922'de Akşehir'de bir futbol müsabakası düzenlendi. Ordu ve bazı kolordu komutanları maçı seyretmek bahanesiyle Akşehir'e davet edildi. Görünüşte futbol seyredilecekti. Gerçekte ise Türk tarihinin en önemli askerî harekâtlarından birinin son hazırlıkları konuşuluyordu. 28/29 Temmuz gecesi komutanlarla taarruz hakkında genel görüşme yapıldı. Görüş ve değerlendirmeleri alındı. Ardından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa taarruz planının ayrıntıları üzerinde çalıştılar. Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da Akşehir'e gelerek ordunun ikmal ve lojistik ihtiyaçları konusunda yapılacakları görüştü. Artık karar verilmişti. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 6 Ağustos 1922'de ordulara gizlice taarruza hazırlık emrini verdi. Aylar boyunca Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhında olgunlaştırılan planın temel hedefi, düşmanın asıl kuvvetlerini bir baskınla yakalamak, cepheyi yararak geri çekilme yollarını kesmek ve Yunan ordusunun önemli bir bölümünü imha etmekti. Bu planın başarısı için cesaret kadar basiret; kuvvet kadar zamanlama; saldırı gücü kadar gizlilik gerekiyordu. Nitekim askerî kaynaklarda Büyük Taarruz planının en dikkat çekici özelliğinin, düşmanın ve arazinin durumunun doğru değerlendirilmesiyle cüret ve basiretin birlikte kullanılması olduğu vurgulanır. Hazırlıklar tamamlanmaya yaklaşınca birliklerin taarruz bölgelerine kaydırılması başladı. 13 Ağustos'tan itibaren kolordu ve tümenler, taarruz planına uygun olarak yığınak bölgelerine hareket ettiler. Fakat hareketlerin tamamına yakını gece yapılıyordu. Birlikler gündüzleri köylerde, ormanlık ve ağaçlık bölgelerde gizleniyor; geceleri ilerliyordu. Düşmanın dikkatini başka yönlere çekmek için farklı bölgelerde de yol çalışmaları ve askerî hareketlilik görüntüsü oluşturuluyordu. Bazen düşmanı yanıltmak için başka bölgelerde toz bulutları kaldırılıyor, asıl taarruz bölgesindeki hareketlilik büyük bir titizlikle gizleniyordu. Binlerce asker, at, top, cephane ve malzeme düşmanın gözü önünde, fakat mümkün olduğunca onun bilgisi dışında yer değiştiriyordu. Aylar süren hazırlık artık son safhasına ulaşmıştı. Akşehir biliyordu ki büyük gün yakındı. Fakat ne zaman? Bunu bilenlerin sayısı son derece azdı. Çünkü Türk ordusunun elindeki en önemli silahlardan biri artık sırdı.     MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR V Karar, gizlilik ve Büyük Taarruz Türk ordusunun elindeki en önemli silahlardan biri artık sırdı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz için gerekli hazırlıkların tamamlanması emrini verdikten sonra Ankara'ya dönmüştü. Taarruz kararı son derece dar bir çevrenin bilgisi dâhilindeydi. Ankara'da ise bambaşka bir hava vardı. Ordunun uzun zamandır hareketsiz kalmasını eleştirenler, onun taarruz gücünü kaybettiğini söyleyenler, bekleyişin felakete yol açacağından endişe edenler vardı. Bu olumsuz hava zaman zaman Millî Mücadele'ye yürekten inananlarda bile tereddütlere yol açıyordu. Fakat Başkomutan ne yapacağını biliyordu. Üstelik ordunun hareketsiz olduğu yönündeki kanaat, düşmanın yanıltılması bakımından Türk tarafının işine de yarıyordu. Artık Ankara'dan ayrılma zamanı gelmişti. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz'a gidişini daha sonra anlatırken Ankara'dan ayrılışının birkaç kişi dışında herkesten gizlendiğini, kendisi Ankara'daymış gibi davranılmasını istediğini ve hatta Çankaya'da bir çay ziyafeti vereceğinin gazetelerde ilan edildiğini anlatır. Ankara'dan trenle değil, otomobille ayrıldı. Tuz Gölü üzerinden Konya'ya geçti. Konya'ya varır varmaz burada bulunduğunun duyulmaması için telgraf haberleşmesini kontrol altına aldırdı. Her şey büyük bir gizlilik içinde yürütülüyordu. Ve nihayet: 20 Ağustos 1922 günü saat 16.00'da Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhındaydı. Artık tarihî kararın zamanı gelmişti. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile yaptığı kısa görüşmenin ardından 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz edilmesi emrini verdi. 20/21 Ağustos gecesi Birinci ve İkinci Ordu komutanları da Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhına çağrıldı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın da bulunduğu toplantıda taarruz planı harita üzerinde bir harp oyunu şeklinde ele alındı. Aylar boyunca hazırlanan plan artık uygulanacaktı. Stratejik ve taktik baskına dayanan taarruzda gizlilik son ana kadar korunacaktı. Mustafa Kemal Paşa'nın ifadesiyle hareketlerin gece yapılması, birliklerin gündüzleri köylerde ve ağaçlık bölgelerde gizlenmesi; düşmanın dikkatini asıl taarruz bölgesinden uzaklaştırmak için başka bölgelerde de benzer faaliyetler yürütülmesi emredilmişti. Akşehir'de dokuz ay boyunca sürdürülen hazırlıkların sonuna gelinmişti. Şehir, alınan bütün gizlilik tedbirlerine rağmen büyük bir hareketliliğin farkındaydı. Aylardır bağrında misafir ettiği komutanların, subayların ve askerlerin davranışlarından büyük günün yaklaştığını hissediyordu. Fakat Akşehir'e düşen, aylardır yaptığı gibi yine sabretmek ve sırrı saklamaktı. İbrahim Hakkı Konyalı'nın anlattığına göre son günlerde Akşehir'de yalnız askerî hazırlıklar yaşanmıyordu. Komutanlar Ulu Cami'de okunan mevlide katılmış, Nasreddin Hoca'nın türbesini ziyaret etmişlerdi. Konyalı, Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa'nın mevlit sırasında duyduğu heyecanı gözyaşlarıyla dışa vurduğunu anlatır. Yaklaşan büyük mücadele, artık yalnız karargâh odalarına ve harp haritalarına sığmıyordu. Bir millet ordusuyla beraber dua ediyor, bekliyor ve hazırlanıyordu. Ve 24 Ağustos 1922... Batı Cephesi Karargâhı taarruz bölgesine doğru hareket edecekti. Her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu büyük birlikteliğin de sonu gelmişti. Şimdi veda zamanıydı. İbrahim Hakkı Konyalı, o günü Akşehir'in en heyecanlı günlerinden biri olarak tasvir eder. Akşehir-Afyon yolu üzerindeki binaların damları ve sokak başları, aylardır şehirde misafir edilen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'yı, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa'yı ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'yı uğurlamak isteyen insanlarla dolmuştu. Karargâh binasının önünde büyük bir kalabalık vardı. Komutanlar birer birer şehirden ayrıldılar. Sonunda İsmet Paşa da karargâhtan çıktı. Alkışlar arasında otomobiline bindi; yanında Kurmay Başkanı Asım Bey vardı. Ve otomobil hareket etti... Alkışlar, gözyaşları ve dualar birbirine karışmıştı. Konyalı'nın tasvirinde beyaz yaşmaklı Akşehirli kadınların hâli özellikle dikkat çekicidir. Aylardır bağırlarına bastıkları, artık kendi evlatlarından bir parça saydıkları asker ve komutanları cepheye uğurlarken ağlıyorlardı. Avuçlar zafer için duaya açılıyordu. Minarelerden salâlar yükseliyordu. Batı Cephesi Karargâhı taarruz bölgesine doğru hareket edecekti. Fakat bu, sıradan bir vedalaşma değildi. Şehir, nereye gittiklerini biliyordu. Niçin gittiklerini de biliyordu. Geri döneceklerinden ise emin olmak istiyordu. 24 Ağustos 1922 günü Akşehir, Büyük Taarruz'u yalnız uğurlamadı; duasını, ümidini ve dokuz aylık emeğini de onunla birlikte Kocatepe'ye gönderdi.     MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR VI Zafer Akşehir'den Kocatepe'ye yürüdü 24 Ağustos 1922 günü Akşehir, orduyu yalnız cepheye uğurlamadı; duasını, ümidini ve dokuz aylık emeğini de onunla birlikte Kocatepe'ye selametle yolcu etti. Batı Cephesi Karargâhı o gün taarruz cephesinin gerisindeki Şuhut'a taşındı. Karargâhta görevli subaylardan Cevdet Kerim İncedayı, ordunun nasıl bir düzen ve disiplin içinde cepheye yürüdüğünü anlatırken, 24 Ağustos günü Akşehir'den Şuhut'a giderken gördüğü manzaraya özellikle dikkat çeker. Bir gün öncesine kadar çeşitli birliklerin geçtiği geniş sahada geride kalmış tek bir asker ve kırılmış tek bir araba dahi görmediğini ifade eder. Aylar süren hazırlığın sonucu buydu. 25 Ağustos'ta karargâh Şuhut'tan Kocatepe'nin güneybatısındaki Çadırlı Ordugâh'a taşındı. Ve 26 Ağustos sabahı... Saat 04.30'da Türk topçusunun hazırlık ateşi başladı. Saat 05.30'dan itibaren ateş şiddetlendi. Büyük Taarruz başlamıştı. Akşehir'den dualarla uğurlanan ordu artık Kocatepe'deydi. Artık Akşehir için yapılacak şey, sabır ve dua ile ordunun zafer muştusunu beklemekti. Nitekim cepheden gelen haberler, Türk ordusunun düşman hatlarını yardığını ve ilerlemeye başladığını bildiriyordu. 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı. 1 Eylül'de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara tarihî emrini verdi: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” Türk ordusu artık İzmir'e doğru ilerliyordu. 9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşu sağlanmıştı. Şehirde tam bir bayram havası oluşmuştu. Çünkü bu zafer Akşehir için yalnız uzaktaki bir cephede kazanılmış askerî başarı değildi. Aylarca evinde, sokağında, dükkânında, camisinde, karargâhında yaşadığı; askerini beslediği, yaralısına baktığı, komutanlarını misafir ettiği, sırrını sakladığı ve nihayet dualarla cepheye uğurladığı büyük mücadelenin zaferiydi. Anadolu'nun her köşesinden cepheye koşanların; kağnısıyla cephane taşıyanların, tarlasındaki son mahsulünü ordusuyla paylaşanların, evladını vatan uğruna şehit verenlerin zaferidir. Elbette Büyük Zafer, aziz milletimizin ortak zaferiydi. Ancak Akşehir de bu zaferde pay sahibiydi. Akşehir'in talebi, bu ortak zaferden kendisine ayrıcalıklı bir pay çıkarmak asla olmadı. Talebimiz, bir gayretin hakkını tarihe teslim etmektir. Bundan yaklaşık on beş yıl önce bu düşünceyi dile getirirken Zafer Haftası kutlamalarının Akşehir'den başlatılmasını istemiştik. Aradan yıllar geçti. Bugün memnuniyetle görüyoruz ki Akşehir'in Millî Mücadele tarihindeki yeri daha güçlü biçimde hatırlanıyor. 24 Ağustos, Akşehir Onur Günü olarak kutlanıyor; Batı Cephesi Karargâhından Büyük Taarruz güzergâhına uzanan temsili yürüyüşler gerçekleştiriliyor. Bunlar önemlidir. Bunlar sevindiricidir. Ve yapılanları takdirle karşılıyoruz. Fakat kanaatimizce atılan bu adımlar artık tarihî sürecin bütünüyle örtüşen bir anlayışla tamamlanmalıdır. Çünkü Büyük Taarruz'un son yürüyüşünün tarihî güzergâhı bellidir: 24 Ağustos Akşehir... 25 Ağustos Şuhut... 26 Ağustos Kocatepe... 30 Ağustos Dumlupınar... Ve nihayet: 9 Eylül İzmir... Öyleyse neden Zafer Haftası'nın tarihî anlatımı da bu yürüyüşü takip etmesin? Neden yeni nesiller Büyük Zafer'i yalnız 30 Ağustos günü kazanılmış bir meydan muharebesinin sonucu değil; aylar süren hazırlığın, sabrın, fedakârlığın, aklın, stratejinin ve millet-ordu bütünleşmesinin eseri olarak öğrenmesin? Neden 24 Ağustos'ta Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhından başlayan anma ve kutlama programları; Şuhut, Kocatepe ve Dumlupınar üzerinden Büyük Zafer'e uzanan tarihî bir bütünlük içinde ele alınmasın? Bizim teklifimiz budur: .24 Ağustos Akşehir Onur Günü, Zafer Haftası'nın tarihî başlangıcı kabul edilmeli; Akşehir'den başlayan, Şuhut ve Kocatepe üzerinden 30 Ağustos Büyük Zaferi'ne ulaşan güzergâh, devletimizin resmî anma ve kutlama programlarında bir bütün hâlinde değerlendirilmelidir. Bir millet, zaferlerinin yalnız sonucunu değil, nasıl kazanıldığını da bilmelidir. Çünkü milletleri geleceğe taşıyan, geçmişte kazandıkları zaferlerle övünmeleri kadar; o zaferleri meydana getiren imanı, iradeyi, aklı, feraseti, sabrı, fedakârlığı ve çalışma azmini anlayıp yeni nesillere aktarabilmeleridir. On beş yıl önce: “Hakkın teslimi adına bu uğurda yolumuza devam edeceğiz; gerekirse Başkomutana kadar gideceğiz.” demiştik. Bugün aynı talebi, yapılan güzel çalışmaları da takdir ederek bir kez daha dile getiriyoruz: Zafer Haftası, Büyük Zafer'e yürüyüşün başladığı Akşehir'den başlamalıdır. Hakkın teslimi sağlanırsa, İstiklâl Harbi'ni kazanan iman, irade, akıl, feraset ve gayret milletimize yol göstermeye, mazlumlara umut olmaya devam edecektir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere bu aziz vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi, ahirete irtihal etmiş gazilerimizi ve Millî Mücadele'nin isimsiz kahramanlarını rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Ruhları şad olsun! Milletimizin bahtiyar, devletimizin ilelebet payidar olması temennisiyle...
Ekleme Tarihi: 30 Ağustos 2026 -Pazar
İdris DOĞAN

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR II – III – IV – V – VI

Akşehir neden karargâh seçildi?

Osmanlı Devleti'nin çöküş dönemi, Türk siyasi hayatının en netameli devirlerinden biridir. Bırakın ülkeyi yönetenleri, aydınlar bile çok farklı siyasi kanaatlerin etkisinde, farklı mecralarda milletin içine düştüğü ağır buhrandan çıkış yolları aramakla meşguldü.

Yaşanan bozgunlar, işgaller ve yokluklar karşısında millet geçim kaygısından da öte can ve vatan derdine düşmüştü. Böylesine ağır şartlar altında Böylesine ağır şartlar altında Akşehirlinin hürriyet ve istiklâl mücadelesine verdiği destek, daha işin başında ortaya koyduğu Kuvayımilliye ruhu ve şehrin daha sonra Batı Cephesi Karargâhına ana kucağı olması, Akşehir'in Millî Mücadele tarihindeki yerini belirleyen önemli unsurlardır.

Akşehir'de yaşanan fikrî mücadeleler, tereddütler, arayışlar ve nihayet Millî Mücadele'nin yanında yer alma süreci, edebiyatımıza da yansımıştır. Tarık Buğra, Küçük Ağa romanında Akşehir'i merkeze alarak o yılların çalkantılı ruh dünyasını, insanların Millî Mücadele karşısındaki farklı tavırlarını ve zaman içinde yaşanan büyük dönüşümü güçlü bir edebî dille anlatır.

Ancak Akşehir'in Millî Mücadele'deki yeri yalnızca sahip olduğu Kuvayımilliye ruhuyla açıklanamaz.

Sakarya Meydan Muharebesi'nin kazanılmasından sonra artık savunmadan taarruza geçmenin hazırlıkları yapılacaktı. Bunun için ordunun yeniden düzenlenmesi, eksiklerinin tamamlanması, kuvvetlerin uygun bölgelerde konuşlandırılması ve Batı Cephesi Karargâhının yeni şartlara göre daha elverişli bir yere taşınması gerekiyordu.

Batı Cephesi Komutanlığı, hazırlanan plan gereğince kuvvet kaydırma tedbirlerini 1921 yılı sonbaharında başlattı. Birinci Ordu Karargâhı Çay'a, İkinci Ordu Karargâhı Bolvadin'e, Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı ise Akşehir'e taşındı.

Karargâhın Akşehir'e yerleşme süreci Kasım 1921'in ortalarında başladı. Kurmay Başkanı Asım Bey ve karargâh mensuplarının gelişiyle başlayan yerleşme, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın da Akşehir'e gelmesiyle tamamlandı.

Cephe Komutanlığı karargâhının önemli bir bölümü Akşehir Belediye binasına yerleştirildi. Karargâhın çeşitli şubeleri şehirdeki han ve evlere, askerler de uygun binalara dağıtıldı. Cephe gerisindeki birliklerin bir bölümü ise Akşehir ve çevresindeki yerleşim yerlerinde konuşlandırıldı.

Böylece Akşehir, bir anda Millî Mücadele'nin en önemli askerî merkezlerinden biri hâline geldi.

Peki, neden Akşehir? Bu tercih elbette tesadüf değildi.

Akşehir'in coğrafi ve stratejik konumu, demiryolu hattı üzerinde bulunması, Konya ve Orta Anadolu ile bağlantısı, cepheye yakın fakat doğrudan düşman tehdidine karşı daha korunaklı oluşu önemli sebeplerdi.

Şehir, bir taraftan Afyon ve çevresindeki düşman kuvvetlerine karşı yürütülecek harekâtın sevk ve idaresine elverişli bir konumda bulunuyor, diğer taraftan Konya ve güneye yönelebilecek muhtemel hareketlere karşı önemli bir geçiş noktasını tutuyordu.

Akşehir'in demiryolu üzerinde bulunması ise asker, silah, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların taşınması bakımından büyük bir imkândı. Konya dolayısıyla Orta Anadolu'nun insan ve üretim kaynaklarının cepheye ulaştırılmasında Akşehir âdeta Batı'ya açılan bir kapı vazifesi görüyordu.

Elbette yalnız coğrafya yeterli değildi.

Bir karargâhın aylar boyunca bulunduğu şehirde güvene, sükûnete ve halk desteğine de ihtiyaç vardı. Akşehir, bütün bunları sağlayabilecek bir sosyal yapıya sahipti. Millî Mücadele'nin ilk yıllarında farklı fikirlerin, tereddütlerin ve tartışmaların yaşandığı şehir, zamanla tercihini açık biçimde ortaya koymuş; Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve onun yürüttüğü istiklâl mücadelesinin saflarında yer tutmuştu.

İşte Akşehir'in asıl farkı burada ortaya çıkıyordu.

Coğrafya Akşehir'i elverişli hâle getirmiş, demiryolu ulaşılabilir kılmış, ekonomik ve beşerî imkânları ise bu elverişliliği güçlendirmişti. Fakat Akşehirlinin Millî Mücadele'ye olan inancı ve Türk ordusuna verdiği maddi ve manevi destek bu tercihi tamamlamıştı.

Batı Cephesi Karargâhı artık Akşehir'deydi.

Başkomutanlık ve Genelkurmay Ankara'da; Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve karargâhı ise Büyük Taarruz'a giden hazırlıkların merkezlerinden biri olan Akşehir'de bulunuyordu.

Bundan sonra yapılacak iş çok daha zordu.

Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu; fakat vatan henüz kurtarılmış değildi. Şimdi, düşmanı Anadolu'dan çıkaracak ordunun hazırlanması gerekiyordu.

Silah lazımdı. Cephane lazımdı. Asker, araç, gereç, yiyecek ve giyecek lazımdı.

Hepsinden önemlisi, milletin elinde kalan son imkânları doğru zamanda, doğru yerde ve doğru hedef için kullanacak akıl, irade, sabır ve hazırlık lazımdı.

Akşehir'deki dokuz ay on günlük büyük hazırlık dönemi işte böyle başladı.

 

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR III

Dokuz ay on gün

Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu; fakat savaş henüz kazanılmış değildi. Asıl büyük iş bundan sonra başlayacaktı.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, bir taraftan muhtemel bir Yunan taarruzuna karşı gerekli tedbirleri alırken diğer taraftan asıl hedefi gözden kaçırmadan ordunun silah, cephane, asker ve nakil vasıtaları bakımından eksiklerini tamamlama çarelerini arıyordu.

İkmal işine azami hız verilmesi, memleketin bütün imkânlarının bu uğurda seferber edilmesi gerekiyordu.

Fakat hangi imkânlarla?

Millet yıllardır savaşıyordu. İnsan gücü azalmış, üretim düşmüş, ekonomi ağır yaralar almıştı. Ordunun ihtiyacı çok, milletin elinde kalan imkân ise son derece sınırlıydı.

Bu sebeple Türkiye'nin uzun süre devam edecek yeni bir savaşı kaldıracak gücü yoktu. Yapılacak taarruz, mümkün olan en kısa zamanda düşmanın asıl kuvvetlerine kahredici darbeyi indirecek şekilde hazırlanmalıydı.

Bunun için yalnız içerideki imkânları harekete geçirmek yetmiyor, dış dünyanın desteğinden de faydalanmak gerekiyordu.

Sakarya Zaferi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetine dış dünyada duyulan güveni artırmıştı. Fransa ile 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Anlaşması, Güney Cephesi'ndeki çatışmaların sona ermesini sağlarken buradaki kuvvetlerin Batı Cephesi'ne kaydırılmasına da imkân verdi. Fransızların Güney Anadolu'dan çekilmesiyle buradaki askerî imkânlardan bir bölümü Batı Cephesi'ne aktarılırken, Fransa'dan sağlanan bazı silah ve askerî malzemeler de Millî Mücadele'nin gücünü artırdı.

Sovyet Rusya ile daha önce kurulan ilişkiler aksamadan devam ediyordu. Millî Mücadele'nin ilk yıllarından itibaren sağlanan para, silah ve cephane yardımları, ordunun en sıkıntılı dönemlerinde önemli bir destek oluşturmuştu.

Ancak dışarıdan ne kadar yardım gelirse gelsin, Büyük Taarruz'u yapacak asıl güç Anadolu'nun kendi imkânlarından çıkarılacaktı.

Cephe Komutanlığı bunun farkındaydı.

Cephanesini sırtında, malzemesini kağnılarla taşıyarak ikmalini tamamlamaya çalışan ordu, bir taraftan eğitim yapıyor, diğer taraftan subay ihtiyacını karşılamak için talimgâhlar açıyordu. Eksikler tespit ediliyor, eldeki imkânlar sonuna kadar değerlendiriliyor, cephe gerisinde hummalı bir hazırlık yürütülüyordu.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa da Batı Cephesi'ndeki hazırlıkları yakından takip ediyordu. 1921 yılı Aralık ayında Akşehir'e gelerek İsmet Paşa ile ordunun durumunu ve eksiklerini değerlendirdi. Yapılan incelemelerde ordunun henüz büyük bir taarruza hazır olmadığı görüldü.

Hazırlıklara devam edilecekti. Kış böyle geçti.

Aylar ilerledikçe Akşehir yalnız Türk ordusunun hazırlık merkezi değil, Millî Mücadele'nin dış dünyaya gösterilen yüzlerinden biri hâline de geliyordu.

1922 yılı baharında Sovyet Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Semyon Aralov, Azerbaycan temsilcisi İbrahim Abilov ve beraberlerindeki heyet Batı Cephesi'ni ziyaret etti. Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu ziyaret sırasında Türk ordusunun birlikleri ve hazırlıkları heyete gösterildi.

Akşehir'de askerî birliklerin geçit töreni gerçekleştirildi.

Heyet daha sonra Ilgın'a götürüldü. Burada Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusunun birlikleri ve askerî hazırlıkları da yerinde görüldü. Heyet, Türk süvarisinin disiplinini, hareket kabiliyetini ve savaş hazırlığını yakından görme imkânı buldu. Bu ziyaret yalnız bir askerî gösteri değildi.

Türk ordusu dostuna da düşmanına da şu mesajı veriyordu:

Sakarya'da durduran ordu, şimdi vatanını bütünüyle kurtarma hazırlığındaydı.

Bu törenler, Sovyetlerden sağlanan para, silah ve cephane yardımları da Millî Mücadele'nin askerî imkânlarına önemli katkı sağladı.

Bütün bunlar olurken Yunan ordusu da boş durmuyordu.

Sakarya'daki yenilgiden sonra Afyon-Eskişehir hattına çekilmiş, savunma mevzilerini güçlendirmeye başlamıştı. Özellikle Afyon çevresindeki tahkimat, Türk ordusunun karşısına aşılması son derece güç bir savunma hattı çıkarıyordu.

Dolayısıyla yalnız güçlü olmak yetmeyecekti.

Düşmandan daha iyi düşünmek, daha iyi hazırlanmak; zamanı, araziyi ve eldeki imkânları daha doğru kullanmak gerekiyordu.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa bu hazırlık döneminde çeşitli zamanlarda Akşehir'e geldiler. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ise karargâhıyla birlikte burada bulunuyor, ordunun Büyük Taarruz'a hazırlanmasını sevk ve idare ediyordu.

Böylece Akşehir'deki eski belediye binası, sıradan bir karargâh olmaktan çıktı; Türk milletinin makûs talihini değiştirecek Büyük Taarruz'un hazırlıklarına, değerlendirmelerine ve tarihî kararlara şahitlik eden bir mekân hâline geldi.

Bugün Batı Cephesi Karargâhı Müzesi olarak ayakta duran o bina, dokuz ay on günlük büyük hazırlığın sessiz şahididir.

Ancak o günlerde her şey bugünden bakıldığı kadar açık ve kolay değildi.

Milletin içinde ümitsizliğe düşenler vardı. Millî Mücadele'nin başarıya ulaşacağına inanmayanlar, başka kurtuluş yolları arayanlar, Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisine ve onun yürüttüğü mücadeleye mesafeli duranlar vardı.

Akşehir'de de farklı fikirler, ciddi tartışmalar ve tereddütler yaşanmıştı.

Fakat sonunda şehir tercihini yaptı.

Akşehirli, Çanakkale Savunması'nda olduğu gibi Türk milletinin bu ikinci büyük varoluş mücadelesinde de Hakk'ın ve haklının yanında safını tuttu.

Bu tercih yalnız sözle yapılmadı.

Akşehir'in dükkânı, atölyesi, evi, insanı ve imkânları artık yaklaşmakta olan Büyük Taarruz için çalışacaktı.

Çünkü bundan sonra sıra, ordunun yalnız hazırlanmasına değil, taarruza hazır hâle getirilmesine gelmişti.

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR IV

Akşehir yalnız karargâh değildi

Sakarya'da düşmanın ilerleyişi durdurulmuştu. Şimdi sıra, onu Anadolu'dan çıkaracak ordunun hazırlanmasına gelmişti.

Cephede düşmana karşı gözetleme ve örtme birlikleri bırakılırken ordunun önemli bir bölümü cephe gerisinde eğitim görüyor, dinleniyor ve eksiklerini tamamlıyordu.

Akşehir de sahip olduğu imkânlarla bu büyük hazırlığın içindeydi.

Şehirdeki arabacı, bakırcı, demirci ve diğer zanaatkârlar ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için çalışıyor; Arasta'daki usta eller silahların bakım ve onarımına, süngü ve çeşitli askerî malzemelerin hazırlanmasına katkıda bulunuyordu. Evlerde askerin ihtiyaç duyduğu giyecekler dikiliyor, cepheden getirilen yaralıların bakım ve tedavisine yardımcı olunuyordu.

Akşehir, Batı Cephesi Karargâhını yalnız binalarında değil, âdeta bağrında misafir ediyordu.

Ancak halkın fedakârlığı kadar ordunun zamana da ihtiyacı vardı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 1922 yılı Mart ayında yeniden Akşehir'e geldi. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile ordunun durumu değerlendirildi. Yapılan görüşmeler sonunda ordunun henüz büyük taarruz için istenilen seviyeye ulaşmadığı kanaati ağır bastı.

Bir müddet daha hazırlanmak gerekiyordu.

Tam bu sırada İtilaf Devletleri de 22 Mart 1922'de bir mütareke teklifinde bulundu. Diplomatik görüşmeler sürerken Türk tarafı asıl hedefinden vazgeçmedi; cephedeki hazırlıklar devam etti.

Aylar geçtikçe Sakarya'dan çıkan ordunu gücünü toplamaya çalışıyordu.

Asker sayısı artırılmış, birliklerin eğitimine hız verilmiş, tüfek, makineli tüfek, top ve cephane miktarı önemli ölçüde çoğaltılmıştı. Ulaşım ve ikmal imkânları geliştiriliyor; Büyük Taarruz'u gerçekleştirecek ordu bütün hazırlıklarında adım adım sona yaklaşıyordu.

Ancak bütün bu hazırlıklara rağmen Türk ordusunun düşman karşısında açık bir silah ve malzeme üstünlüğü yoktu. O hâlde başka bir üstünlük kurulmalıydı:

Akıl, zamanlama, baskın ve gizlilik...

Batı Cephesi Karargâhı hazırlıklarını yürütürken en küçük hareketini bile düşmandan gizlemeye çalışıyor; Yunan ordusunu yanıltmak için askerliğin gerektirdiği her türlü tedbire başvuruyordu.

Taarruzun nereden ve ne zaman yapılacağı son ana kadar saklanmalıydı.

1922 yılı Temmuz ayının sonlarına doğru artık karar safhasına gelinmişti.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Konya'da bulunan General Townshend ile görüşmesini de kamuoyunun dikkatini başka yöne çevirecek şekilde değerlendirerek 23 Temmuz akşamı Akşehir'e geldi. 24 Temmuz'da Konya'ya geçti, ardından yeniden Akşehir'e döndü. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da Akşehir'e gelmişti.

28/29 Temmuz gecesi komutanlarla taarruz hakkında genel görüşme yapıldı; komutanların görüş ve değerlendirmeleri alındı.

Fakat böylesine büyük bir harekâtın hazırlığı yalnız birkaç komutanın görüşmesiyle tamamlanamazdı. Ordu ve kolordu komutanlarının da Akşehir'e çağrılması gerekiyordu.

Bunu düşmana sezdirmeden yapmanın yolu bulundu.

Futbol maçı...

28 Temmuz 1922'de Akşehir'de bir futbol müsabakası düzenlendi. Ordu ve bazı kolordu komutanları maçı seyretmek bahanesiyle Akşehir'e davet edildi.

Görünüşte futbol seyredilecekti. Gerçekte ise Türk tarihinin en önemli askerî harekâtlarından birinin son hazırlıkları konuşuluyordu.

28/29 Temmuz gecesi komutanlarla taarruz hakkında genel görüşme yapıldı. Görüş ve değerlendirmeleri alındı. Ardından Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa taarruz planının ayrıntıları üzerinde çalıştılar.

Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa da Akşehir'e gelerek ordunun ikmal ve lojistik ihtiyaçları konusunda yapılacakları görüştü.

Artık karar verilmişti.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 6 Ağustos 1922'de ordulara gizlice taarruza hazırlık emrini verdi.

Aylar boyunca Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhında olgunlaştırılan planın temel hedefi, düşmanın asıl kuvvetlerini bir baskınla yakalamak, cepheyi yararak geri çekilme yollarını kesmek ve Yunan ordusunun önemli bir bölümünü imha etmekti.

Bu planın başarısı için cesaret kadar basiret; kuvvet kadar zamanlama; saldırı gücü kadar gizlilik gerekiyordu.

Nitekim askerî kaynaklarda Büyük Taarruz planının en dikkat çekici özelliğinin, düşmanın ve arazinin durumunun doğru değerlendirilmesiyle cüret ve basiretin birlikte kullanılması olduğu vurgulanır.

Hazırlıklar tamamlanmaya yaklaşınca birliklerin taarruz bölgelerine kaydırılması başladı.

13 Ağustos'tan itibaren kolordu ve tümenler, taarruz planına uygun olarak yığınak bölgelerine hareket ettiler. Fakat hareketlerin tamamına yakını gece yapılıyordu.

Birlikler gündüzleri köylerde, ormanlık ve ağaçlık bölgelerde gizleniyor; geceleri ilerliyordu. Düşmanın dikkatini başka yönlere çekmek için farklı bölgelerde de yol çalışmaları ve askerî hareketlilik görüntüsü oluşturuluyordu.

Bazen düşmanı yanıltmak için başka bölgelerde toz bulutları kaldırılıyor, asıl taarruz bölgesindeki hareketlilik büyük bir titizlikle gizleniyordu.

Binlerce asker, at, top, cephane ve malzeme düşmanın gözü önünde, fakat mümkün olduğunca onun bilgisi dışında yer değiştiriyordu.

Aylar süren hazırlık artık son safhasına ulaşmıştı.

Akşehir biliyordu ki büyük gün yakındı.

Fakat ne zaman?

Bunu bilenlerin sayısı son derece azdı.

Çünkü Türk ordusunun elindeki en önemli silahlardan biri artık sırdı.

 

 

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR V

Karar, gizlilik ve Büyük Taarruz

Türk ordusunun elindeki en önemli silahlardan biri artık sırdı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz için gerekli hazırlıkların tamamlanması emrini verdikten sonra Ankara'ya dönmüştü. Taarruz kararı son derece dar bir çevrenin bilgisi dâhilindeydi.

Ankara'da ise bambaşka bir hava vardı.

Ordunun uzun zamandır hareketsiz kalmasını eleştirenler, onun taarruz gücünü kaybettiğini söyleyenler, bekleyişin felakete yol açacağından endişe edenler vardı. Bu olumsuz hava zaman zaman Millî Mücadele'ye yürekten inananlarda bile tereddütlere yol açıyordu.

Fakat Başkomutan ne yapacağını biliyordu.

Üstelik ordunun hareketsiz olduğu yönündeki kanaat, düşmanın yanıltılması bakımından Türk tarafının işine de yarıyordu. Artık Ankara'dan ayrılma zamanı gelmişti.

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz'a gidişini daha sonra anlatırken Ankara'dan ayrılışının birkaç kişi dışında herkesten gizlendiğini, kendisi Ankara'daymış gibi davranılmasını istediğini ve hatta Çankaya'da bir çay ziyafeti vereceğinin gazetelerde ilan edildiğini anlatır.

Ankara'dan trenle değil, otomobille ayrıldı. Tuz Gölü üzerinden Konya'ya geçti. Konya'ya varır varmaz burada bulunduğunun duyulmaması için telgraf haberleşmesini kontrol altına aldırdı.

Her şey büyük bir gizlilik içinde yürütülüyordu.

Ve nihayet:

20 Ağustos 1922 günü saat 16.00'da Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhındaydı.

Artık tarihî kararın zamanı gelmişti.

Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile yaptığı kısa görüşmenin ardından 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz edilmesi emrini verdi.

20/21 Ağustos gecesi Birinci ve İkinci Ordu komutanları da Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhına çağrıldı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'nın da bulunduğu toplantıda taarruz planı harita üzerinde bir harp oyunu şeklinde ele alındı.

Aylar boyunca hazırlanan plan artık uygulanacaktı. Stratejik ve taktik baskına dayanan taarruzda gizlilik son ana kadar korunacaktı.

Mustafa Kemal Paşa'nın ifadesiyle hareketlerin gece yapılması, birliklerin gündüzleri köylerde ve ağaçlık bölgelerde gizlenmesi; düşmanın dikkatini asıl taarruz bölgesinden uzaklaştırmak için başka bölgelerde de benzer faaliyetler yürütülmesi emredilmişti.

Akşehir'de dokuz ay boyunca sürdürülen hazırlıkların sonuna gelinmişti.

Şehir, alınan bütün gizlilik tedbirlerine rağmen büyük bir hareketliliğin farkındaydı. Aylardır bağrında misafir ettiği komutanların, subayların ve askerlerin davranışlarından büyük günün yaklaştığını hissediyordu.

Fakat Akşehir'e düşen, aylardır yaptığı gibi yine sabretmek ve sırrı saklamaktı.

İbrahim Hakkı Konyalı'nın anlattığına göre son günlerde Akşehir'de yalnız askerî hazırlıklar yaşanmıyordu. Komutanlar Ulu Cami'de okunan mevlide katılmış, Nasreddin Hoca'nın türbesini ziyaret etmişlerdi. Konyalı, Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa'nın mevlit sırasında duyduğu heyecanı gözyaşlarıyla dışa vurduğunu anlatır.

Yaklaşan büyük mücadele, artık yalnız karargâh odalarına ve harp haritalarına sığmıyordu.

Bir millet ordusuyla beraber dua ediyor, bekliyor ve hazırlanıyordu.

Ve 24 Ağustos 1922...

Batı Cephesi Karargâhı taarruz bölgesine doğru hareket edecekti.

Her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu büyük birlikteliğin de sonu gelmişti. Şimdi veda zamanıydı.

İbrahim Hakkı Konyalı, o günü Akşehir'in en heyecanlı günlerinden biri olarak tasvir eder.

Akşehir-Afyon yolu üzerindeki binaların damları ve sokak başları, aylardır şehirde misafir edilen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'yı, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa'yı ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'yı uğurlamak isteyen insanlarla dolmuştu.

Karargâh binasının önünde büyük bir kalabalık vardı. Komutanlar birer birer şehirden ayrıldılar.

Sonunda İsmet Paşa da karargâhtan çıktı. Alkışlar arasında otomobiline bindi; yanında Kurmay Başkanı Asım Bey vardı.

Ve otomobil hareket etti... Alkışlar, gözyaşları ve dualar birbirine karışmıştı.

Konyalı'nın tasvirinde beyaz yaşmaklı Akşehirli kadınların hâli özellikle dikkat çekicidir. Aylardır bağırlarına bastıkları, artık kendi evlatlarından bir parça saydıkları asker ve komutanları cepheye uğurlarken ağlıyorlardı.

Avuçlar zafer için duaya açılıyordu.

Minarelerden salâlar yükseliyordu.

Batı Cephesi Karargâhı taarruz bölgesine doğru hareket edecekti.

Fakat bu, sıradan bir vedalaşma değildi.

Şehir, nereye gittiklerini biliyordu.

Niçin gittiklerini de biliyordu.

Geri döneceklerinden ise emin olmak istiyordu.

24 Ağustos 1922 günü Akşehir, Büyük Taarruz'u yalnız uğurlamadı; duasını, ümidini ve dokuz aylık emeğini de onunla birlikte Kocatepe'ye gönderdi.

 

 

MİLLÎ MÜCADELE DESTANINDA AKŞEHİR VI

Zafer Akşehir'den Kocatepe'ye yürüdü

24 Ağustos 1922 günü Akşehir, orduyu yalnız cepheye uğurlamadı; duasını, ümidini ve dokuz aylık emeğini de onunla birlikte Kocatepe'ye selametle yolcu etti.

Batı Cephesi Karargâhı o gün taarruz cephesinin gerisindeki Şuhut'a taşındı.

Karargâhta görevli subaylardan Cevdet Kerim İncedayı, ordunun nasıl bir düzen ve disiplin içinde cepheye yürüdüğünü anlatırken, 24 Ağustos günü Akşehir'den Şuhut'a giderken gördüğü manzaraya özellikle dikkat çeker. Bir gün öncesine kadar çeşitli birliklerin geçtiği geniş sahada geride kalmış tek bir asker ve kırılmış tek bir araba dahi görmediğini ifade eder.

Aylar süren hazırlığın sonucu buydu.

25 Ağustos'ta karargâh Şuhut'tan Kocatepe'nin güneybatısındaki Çadırlı Ordugâh'a taşındı.

Ve 26 Ağustos sabahı...

Saat 04.30'da Türk topçusunun hazırlık ateşi başladı. Saat 05.30'dan itibaren ateş şiddetlendi.

Büyük Taarruz başlamıştı.

Akşehir'den dualarla uğurlanan ordu artık Kocatepe'deydi.

Artık Akşehir için yapılacak şey, sabır ve dua ile ordunun zafer muştusunu beklemekti. Nitekim cepheden gelen haberler, Türk ordusunun düşman hatlarını yardığını ve ilerlemeye başladığını bildiriyordu.

30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı.

1 Eylül'de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara tarihî emrini verdi:

“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”

Türk ordusu artık İzmir'e doğru ilerliyordu.

9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşu sağlanmıştı.

Şehirde tam bir bayram havası oluşmuştu. Çünkü bu zafer Akşehir için yalnız uzaktaki bir cephede kazanılmış askerî başarı değildi.

Aylarca evinde, sokağında, dükkânında, camisinde, karargâhında yaşadığı; askerini beslediği, yaralısına baktığı, komutanlarını misafir ettiği, sırrını sakladığı ve nihayet dualarla cepheye uğurladığı büyük mücadelenin zaferiydi.

Anadolu'nun her köşesinden cepheye koşanların; kağnısıyla cephane taşıyanların, tarlasındaki son mahsulünü ordusuyla paylaşanların, evladını vatan uğruna şehit verenlerin zaferidir.

Elbette Büyük Zafer, aziz milletimizin ortak zaferiydi. Ancak Akşehir de bu zaferde pay sahibiydi. Akşehir'in talebi, bu ortak zaferden kendisine ayrıcalıklı bir pay çıkarmak asla olmadı.

Talebimiz, bir gayretin hakkını tarihe teslim etmektir.

Bundan yaklaşık on beş yıl önce bu düşünceyi dile getirirken Zafer Haftası kutlamalarının Akşehir'den başlatılmasını istemiştik.

Aradan yıllar geçti.

Bugün memnuniyetle görüyoruz ki Akşehir'in Millî Mücadele tarihindeki yeri daha güçlü biçimde hatırlanıyor. 24 Ağustos, Akşehir Onur Günü olarak kutlanıyor; Batı Cephesi Karargâhından Büyük Taarruz güzergâhına uzanan temsili yürüyüşler gerçekleştiriliyor.

Bunlar önemlidir.

Bunlar sevindiricidir.

Ve yapılanları takdirle karşılıyoruz.

Fakat kanaatimizce atılan bu adımlar artık tarihî sürecin bütünüyle örtüşen bir anlayışla tamamlanmalıdır.

Çünkü Büyük Taarruz'un son yürüyüşünün tarihî güzergâhı bellidir:

24 Ağustos Akşehir...

25 Ağustos Şuhut...

26 Ağustos Kocatepe...

30 Ağustos Dumlupınar...

Ve nihayet:

9 Eylül İzmir...

Öyleyse neden Zafer Haftası'nın tarihî anlatımı da bu yürüyüşü takip etmesin?

Neden yeni nesiller Büyük Zafer'i yalnız 30 Ağustos günü kazanılmış bir meydan muharebesinin sonucu değil; aylar süren hazırlığın, sabrın, fedakârlığın, aklın, stratejinin ve millet-ordu bütünleşmesinin eseri olarak öğrenmesin?

Neden 24 Ağustos'ta Akşehir'deki Batı Cephesi Karargâhından başlayan anma ve kutlama programları; Şuhut, Kocatepe ve Dumlupınar üzerinden Büyük Zafer'e uzanan tarihî bir bütünlük içinde ele alınmasın?

Bizim teklifimiz budur:

.24 Ağustos Akşehir Onur Günü, Zafer Haftası'nın tarihî başlangıcı kabul edilmeli; Akşehir'den başlayan, Şuhut ve Kocatepe üzerinden 30 Ağustos Büyük Zaferi'ne ulaşan güzergâh, devletimizin resmî anma ve kutlama programlarında bir bütün hâlinde değerlendirilmelidir.

Bir millet, zaferlerinin yalnız sonucunu değil, nasıl kazanıldığını da bilmelidir.

Çünkü milletleri geleceğe taşıyan, geçmişte kazandıkları zaferlerle övünmeleri kadar; o zaferleri meydana getiren imanı, iradeyi, aklı, feraseti, sabrı, fedakârlığı ve çalışma azmini anlayıp yeni nesillere aktarabilmeleridir.

On beş yıl önce:

“Hakkın teslimi adına bu uğurda yolumuza devam edeceğiz; gerekirse Başkomutana kadar gideceğiz.” demiştik.

Bugün aynı talebi, yapılan güzel çalışmaları da takdir ederek bir kez daha dile getiriyoruz:

Zafer Haftası, Büyük Zafer'e yürüyüşün başladığı Akşehir'den başlamalıdır.

Hakkın teslimi sağlanırsa, İstiklâl Harbi'ni kazanan iman, irade, akıl, feraset ve gayret milletimize yol göstermeye, mazlumlara umut olmaya devam edecektir.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere bu aziz vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi, ahirete irtihal etmiş gazilerimizi ve Millî Mücadele'nin isimsiz kahramanlarını rahmet ve minnetle yâd ediyorum.

Ruhları şad olsun!

Milletimizin bahtiyar, devletimizin ilelebet payidar olması temennisiyle...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.