Son yıllarda sıkça dile getirilen bir serzeniş var: “Müslümanlık anlayışı değiştiriliyor.” Kimine göre din sadece ibadetlere indirgeniyor; kimine göre ise sert, dışlayıcı ve dar bir kalıba sıkıştırılıyor.
Oysa din, yalnızca ibadetlerin şekline indirgenecek kadar yüzeysel; insanı insandan uzaklaştıracak kadar katı bir inanç sistemi değildir. İslâm’ı bütünleyen ve biri diğerine tercih edilemeyecek temel unsurlar; iman, itikad, ibadet ve ahlâktır.
Ne yazık ki bugün bazılarının dilinde din; merhametten çok yargı, hikmetten çok öfke, davetten çok dışlama olarak yer buluyor. Bu durum yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir kırılma işaretidir. Oysa İslâm’ın temel değerlerinden biri, insanı emin kılmaktır. Bir insanın Müslümanlığı, başkalarına verdiği güvenle ölçülür. Eğer insanlar sizin yanınızda kendini güvende hissetmiyorsa, orada durup yeniden düşünmek gerekir.
Aslında unuttuğumuz şey çok daha sade: Müslümanlık önce insanın kendisinde başlar. Gözün hakkı görmesi, kulağın hakkı duyması, dilin hakkı söylemesi… Helâli gözetmek, haramdan kaçınmak… Bunlar yalnızca bireysel olgunluğun değil, toplumsal huzurun da temel taşlarıdır. Çünkü bireyin bozulduğu yerde toplumun sağlam kalması mümkün değildir.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız: ‘Emin’ vasfı taşıyan bir peygamberin ümmeti olarak bizim varlığımız insanlara güven veriyor mu, insanlar bizden emin mi? Sözlerimiz insanları yeise mi sürüklüyor, yoksa onlara umut mu aşılıyor?
Sosyal medyada yazdıklarımızdan gündelik hayattaki davranışlarımıza kadar her alanda bu sorunun cevabı saklıdır. Belki de insanın gerçek ölçüsü, görünür olduğu yerde değil; kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır.
Müslümanlık iddiası, büyük sözlerle değil; küçük ama tutarlı davranışlarla ortaya konur. Hakkı görmek, hakkı savunmak ve hakkın gereğini yapmak… Gerektiğinde kalbiyle buğzeden, gerektiğinde diliyle uyaran; fakat her durumda adalet ve merhametten ayrılmayan bir duruş… Bu, yalnızca bireysel bir ahlâk meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur.
İslâm, hayatın tamamına hitap eden bir değerler bütünüdür. İş ahlâkından komşuluk ilişkilerine, kamu düzeninden aile hayatına kadar her alanda kendini gösterir. Eğer bir toplumda yalan, haksızlık ve güvensizlik yaygınlaşmışsa, orada yalnız bireyler değil; onların temsil ettiği değerler de sorgulanır. Sonrasında çözülme, dağılma ve yıkım kaçınılmaz hâle gelir.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başkalarını düzeltme telaşından önce kendimizle yüzleşme cesaretidir. Çünkü eleştiri sürekli dışa yöneldikçe, insan içerideki eksikliklerini fark edemez; fark edilmeyen eksiklikler ise zamanla karaktere dönüşür.
Herkesin birbirini suçladığı bir zeminde, hiç kimse kendi sorumluluğunu hatırlamaz. Oysa değişim, her zaman insanın kendisinde başlar.
Bugün yeniden şu soruyu sormak zorundayız: Nasıl bir Müslümanlık?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca teorik bir tartışma değil; gündelik hayatın içinde somut karşılıkları olan bir tercihtir. Ya insanları inciten, ötekileştiren ve korkutan bir dilin parçası olacağız ya da insanlara güven veren, onları kuşatan, merhameti ve adaleti önceleyen bir anlayışın temsilcisi…
Ez cümle; yeniden güvenilir, sözüyle ve hâliyle insanlara huzur veren bir toplum inşa etmek istiyorsak, işe büyük tartışmalarla değil; küçük ama sahici adımlarla kendimizden başlamak zorundayız. Elimizi, dilimizi ve kalbimizi hesaba çekmeden ortaya koyduğumuz Müslümanlık iddiası, sadece bir söz olarak kalacaktır.
Oysa hakikat, sözde değil; insanın bıraktığı izde saklıdır. Ve o iz ya selamet olur ya da vebal…
Aslında mesele tam da burada düğümleniyor: İnsanların senden emin olduğu bir hayat mı bırakıyorsun, yoksa senden sakındıkları bir iz mi? Çünkü geriye kalan, ne söylediğimiz değil; insanlarda bıraktığımız duygudur. Ve o duygu, gerçek kimliğimizin kendisidir.
Selam ve dua ile…
