Selçuklu’da Liyakat Vardı, Bizde Neden Yok? Bir devleti ayakta tutan şey sadece ordusu, hazinesi ya da fetihleri değildir; asıl güç, o devleti yöneten kadronun niteliğidir. Büyük Selçuklu Devleti’nin yaklaşık iki asır boyunca üç kıtaya hükmedebilmesinin arkasında yatan en temel unsur, bugünün en çok tartışılan kavramlarından biri olan liyakatti. Selçuklu’da bir makam, bir mevki, bir görev; soyla, yakınlıkla, dostlukla ya da saraya yakın olmakla değil, ehliyetle ve kabiliyetle verilirdi. Bu sadece teorik bir ideal değil, devletin işleyişine yerleşmiş bir sistemdi. Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’de ısrarla vurguladığı “işi ehline verme” prensibi, Selçuklu’nun yönetim anlayışının bel kemiğiydi ve bu anlayış yalnızca vezir seçiminde değil, kadı atamalarında, ordu komutanlıklarında, medrese müderrisliklerinde ve eyalet yönetimlerinde de geçerliydi (1). Selçuklu sultanları, özellikle Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah dönemlerinde devlet kadrolarını oluştururken soy bağına değil, devlet tecrübesine ve sadakate bakmışlardır. Bunun en somut örneği, devletin en güçlü makamı olan vezirliğe getirilen Nizamülmülk’tür. Nizamülmülk bir hanedan üyesi değildi, bir saray mensubu değildi; fakat bilgi, idare kabiliyeti ve siyaset zekâsı sayesinde devletin beyni haline gelmişti (2). Siyasetnâme’de geçen şu ifade, Selçuklu’nun liyakat anlayışını açıkça ortaya koyar: “Padişah, işi ehline vermedikçe memleket mamur olmaz.” (3). Bu anlayış sayesinde Selçuklu coğrafyasında adalet mekanizması güçlüydü çünkü kadılar medrese eğitiminden geçmiş, fıkıh ve hukuk bilgisi yüksek kişilerden seçilirdi. Kadı, sultanın memuru değil, hukukun temsilcisiydi. Hatta bazı kaynaklarda, kadıların sultan kararlarını hukuka aykırı bulduklarında uygulamadıkları örnekler yer alır (4). Bu durum, devlet içinde bir denetim mekanizmasının var olduğunu ve liyakatin sadece atamada değil, görev sırasında da korunduğunu gösterir. Selçuklu’da ordu komutanları da benzer şekilde savaş tecrübesi, strateji bilgisi ve sadakatle yükselirdi. Alp Arslan’ın Malazgirt’te ordunun başına geçirdiği komutanlar, yıllarca sınır boylarında savaşmış, tecrübeli askerlerdi; sarayda yetişmiş kişiler değildi (5). Selçuklu’nun kurduğu Nizamiye Medreseleri de liyakat sisteminin eğitim ayağını oluşturuyordu. Bu medreselerde yetişen öğrenciler, doğrudan devlet kademelerinde görev alabiliyordu. Yani eğitim, devlet yönetimine açılan kapıydı. Bu sistem, hem ilmi hem idari kadroların nitelikli olmasını sağladı (6). Nizamiye Medreseleri’nde müderris olmak için sadece ilim değil, ahlâk ve karakter de aranıyordu. Çünkü Selçuklu anlayışında bilgi tek başına yeterli değildi; o bilginin devlete ve millete hizmet etmesi gerekiyordu. Bu da liyakat kavramının ahlâk boyutunu oluşturuyordu (7). Selçuklu’daki ikta sistemi de liyakat esasına dayanıyordu. Toprak, bir kişiye miras gibi verilmezdi; hizmet karşılığı tahsis edilirdi. Görevini iyi yapmayanın iktası geri alınırdı. Yani makam ve imkân, performansa bağlıydı (8). Bu uygulama, bugünkü anlamda bir performans denetim sistemiydi. Selçuklu’nun geniş coğrafyasında düzenin korunabilmesi, eyaletlere gönderilen valilerin ve komutanların ehil kişiler olmasından kaynaklanıyordu. Devletin merkezi, taşraya güveniyordu çünkü taşrada görev yapan kişiler bilgi ve tecrübe sahibiydi (9). Liyakatin olmadığı yerde ise çöküş başlıyordu. Nitekim Melikşah’ın ölümünden sonra başlayan taht kavgaları, saray entrikaları ve ehliyetsiz kişilerin göreve gelmesi, Selçuklu’nun çözülme sürecini hızlandırmıştır. Birçok tarihçi, Selçuklu’nun zayıflamasının temel nedenlerinden birinin iç yönetimde liyakat ilkesinin bozulması olduğunu vurgular (10). Moğollar yıkımı hızlandırmıştır ama zemini hazırlayan şey, içerideki idari bozulmadır. Çünkü liyakat kaybolduğunda adalet zayıflar, adalet zayıfladığında devlet çözülmeye başlar. Selçuklu bunu yaşayarak göstermiştir. Bugün geriye dönüp baktığımızda Selçuklu’nun en büyük mirasının fetihler değil, kurduğu sistem olduğunu görüyoruz. O sistemin temelinde ise liyakat vardır. Selçuklu’da bir görev, bir makam, bir unvan; kişinin kim olduğuna değil, ne bildiğine ve ne yapabildiğine bağlıydı. İşte bu yüzden Selçuklu iki asır boyunca düzen kurabildi. Bugün ise en çok tartıştığımız meselelerin başında liyakat geliyor. Selçuklu’nun yüzyıllar önce çözdüğü bu mesele, modern dünyada hâlâ çözülememiş bir sorun olarak karşımızda duruyor. Belki de geçmişe bakmamızın sebebi nostalji değil, kaybettiğimiz bir sistemi hatırlama ihtiyacıdır. Selçuklu’nun başarısı, tarihte kalmış bir hikâye değil; doğru kadrolarla yönetilen bir devletin nasıl ayakta kalabileceğinin somut bir kanıtıdır. Ve belki de asıl soru şudur: Selçuklu bunu yapabiliyordu da biz neden yapamıyoruz?
Kaynakça:
(1) Nizamülmülk, Siyasetnâme, çev. Mehmet Taha Ayar, Türkiye İş Bankası Yay., s. 27-35. (2) C.E. Bosworth, The Later Ghaznavids and the Seljuqs, Edinburgh University Press, s. 45-52. (3) Nizamülmülk, Siyasetnâme, s. 54. (4) İbnü’l-Esîr, El-Kâmil fi’t-Tarih, cilt 10, çev. Ahmet Ağırakça, Bahar Yay., s. 112-118. (5) Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Yay., s. 98-105. (6) Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey, Taplinger, s. 128-134. (7) İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, s. 210-218. (8) Osman Turan, s. 156-162. (9) Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yay., s. 73-80. (10) Claude Cahen, s. 201-209.
