Bir kavganın ortasında düşerseniz ilk duyacağınız cümle şudur: “Ben zaten bir şey demedim!” İnsanlık tarihinin en büyük ortak yalanlarından biridir bu. Kimse bir şey demez ama somehow kıyamet kopar. Evde anne haklıdır, baba sessizce daha haklıdır, çocuk zaten mağdurdur, komşu ise “Ben karışmam.” diyerek olaya en çok karışandır. Sosyal medyada ise herkes hukuk profesörü, psikolog, siyaset bilimci ve mahalle dedesidir.
Haklı olmak çağımızın en büyük bağımlılığı haline geldi. Eskiden insanlar ekmek kuyruğundaydı, şimdi “beni onaylayın” kuyruğunda. Bir düşünün... İki insan tartışırken aslında çoğu zaman gerçeği aramaz; sadece kendi yarasının tercümanı arar. Çünkü insan en sevdiği şey “Acı çektim, o yüzden haklıyım.” düşüncesidir. Oysa hayat bazen şöyle der: “İkiniz de biraz yanlışsınız ama ikiniz de kendinizi peygamber sanıyorsunuz.” İşte trajikomedi burada başlar.
Bir adam trafikte korna çalar. Karşıdaki sinirlenir. Cam açılır. Birbirlerine öyle cümleler kurarlar ki sanırsınız Birleşmiş Milletler dağılıyor. Oysa mesele sadece “Abi biraz sağa kaydır.” İnsan egosu çok hassastır. Kırılınca ses çıkarmaz; patlar.
Modern çağın en büyük ironisi şudur: Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. Bir kafede dört kişi oturuyor düşünün. Dördünün de elinde telefon. Hepsi dünyaya fikir yetiştiriyor ama aynı masada birbirlerinin gözünün içine bakmıyorlar. Çünkü teknoloji ilerledi, iletişim geriledi. Artık insanlar “özür dilerim” demiyor, onun yerine story atıyor.
Eskiden mahallede iki kişi kavga edince yaşlı bir amca gelir, “Evladım oturun konuşun.” derdi. Şimdi biri kavga edince yüz bin kişi yorum yapıyor: “Kesin toksik.” “Manipülasyon var.” “Net red flag.” Kimse çözüm istemiyor, herkes seyir istiyor. İnsanlık biraz da bu yüzden yoruldu. Çünkü herkes mahkeme kuruyor ama kimse vicdan inşa etmiyor.
Bazen anne haklıdır ama dili kırıcıdır. Bazen çocuk hatalıdır ama sevgisiz büyümüştür. Bazen öğretmen doğrudur ama öğrenciyi duymamıştır. Bazen yönetici disiplinlidir ama merhameti unutmuştur. Bazen çalışan mağdurdur ama sorumluluk almıyordur. Hayat siyah-beyaz değil; birbirine küsmüş grilerin hikâyesidir.
Filozoflar yüzyıllardır gerçeği arıyor. Sokaktaki teyze ise meseleyi çoktan çözmüş: “Evladım biraz alttan alın.” Belki de insanlığın kurtuluş reçetesi binlerce sayfalık kitaplarda değil, mütevazı cümlede saklıdır. Çünkü bazı savaşları kazanırsınız ama insan kaybedersiniz. Ve bazen son sözü söylemek, en doğru sözü söylemek değildir.
Bugün dünyaya baktığımızda ülkeler birbirine kızgın, toplumlar birbirine öfkeli, insanlar birbirine tahammülsüz. Herkes bağırıyor ama kimse gerçekten duymuyor. Oysa çözüm belki de bir dakika susabilmekte, bir çocuğu dinlerken telefona bakmamakta, bir yaşlıyı acele etmeden dinlemekte ve “özür dilerim” cümlesini küçülmek değil büyümek saymaktadır.
Çünkü haklı olmak bazen insanı büyütmez; sadece yalnızlaştırır.
Ve son soru: Belki de asıl mesele kimin haklı olduğu değildir. Asıl mesele, haklı çıkarken ne kadar insan kaldığımızdır.
