İdris DOĞAN
Köşe Yazarı
İdris DOĞAN
 

HAYATIMA DOKUNAN CEZA

Öğretim yılını başarıyla tamamlayan bütün öğrencilerimizi gönülden kutluyorum. Karne günü geldiğinde yalnızca çocuklar değil, biz büyükler de hatıralarımızla yıllar öncesine döneriz. Hafızam beni bu sefer ortaokul son sınıfında yaşadığım bir olayın içine sürükleyip güzel hatıra ile baş başa bıraktı. Akşehir Ortaokulu, 3/B’deyim. Sınıfımızdaki üç yıldır beraber olduğuz arkadaşlarla adeta kardeşiz. Bugün bile karşılaşmalarımızda bir birimize; ‘Kardeş!’ diye hitap ederiz. Bizim dönemimizde ortaokul ve öğretmen okullarının sonunda, bugünkü üniversite finallerine benzeyen bitirme sınavları yapılırdı. O sınavlardan başarıyla çıkamayan diploma alamazdı. Bu yüzden öğretmenler de öğrenciler de yıl boyunca ciddiyetlerini hiç kaybetmezlerdi. Ben matematik dersinde sınıfın başarılı öğrencilerinden değildim. Türkçe, bugünkü ifadesiyle sosyal bilgiler ve fen bilgisi derslerinde daha başarılıydım. Hatta bugün geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ortaokul yıllarında sevdiğim öğretmenin dersine çalışır, kendisine ısınamadığım öğretmenin dersini bırakırdım. Son sınıfta matematik dersimize İsmet Bey girmeye başlamıştı. Aynı zamanda Ticaret Bilgisi dersimizi de o okutuyordu. Sert mizacı vardı. Ders anlatımı bana sıcak gelmiyordu. Açıkçası kendisine karşı bir önyargım oluşmuştu. Bu yüzden matematik ve ticaret derslerine gerektiği kadar ilgi gösterememiştim. Birinci dönem sonunda karnemde iki kırık not vardı: Matematik ve Ticaret Bilgisi. İkinci dönemin ilk dersinde daha sınıfa girer girmez beni ayağa kaldırdı. "İdris Efendi, sen beni sevmiyorsun; onun için derslerimi de sevmiyorsun." Hayatım boyunca unutamadığım cümlelerden biridir bu... Ardından bana öyle bir görev verdi ki, o gün bana ceza gibi gelen şeyin aslında hayatımın en büyük eğitimlerinden biri olduğunu yıllar sonra anlayacaktım. İki yüz yapraklı bir matematik defteri alacak, birinci dönem boyunca anlatılan bütün konuları ve çözülen problemleri arkadaşlarımın defterlerinden tek tek geçirerek yeniden yazacaktım. Defterimi kontrol edecek, sonra da beni hem yazılı hem de sözlü sınavına tabi tutacaktı. On beş gün boyunca neredeyse gece gündüz çalıştım. Yüzlerce sayfa yazdım. Çözülmüş problemleri defalarca inceledim. Aslında farkında olmadan matematiği yeniden öğreniyordum. Süre dolunca defteri teslim ettim. Sayfaları büyük bir dikkatle kontrol etti. Ardından cebinden çıkardığı sorularla beni yazılı yaptı. Daha sonra sınıfın önünde uzun bir sözlü sınava aldı. İkisinden de sekiz aldım. O yılların öğretmenleri kolay kolay yüksek not vermezdi. Sekiz, bizim için gerçekten değerli bir nottu. Haziran ayında ortaokulu bitirme sınavlarına girdik. Matematikte benden çok daha başarılı arkadaşlarım vardı. Buna rağmen o sınavda matematikten en yüksek notlardan biri sayılan yedi puanı aldım. Yıllar geçti... Öğretmen oldum. Daha sonra okul yöneticiliği yaptım. Matematik öğretmeni değildim ama öğrencilerimin çözemediği birçok matematik sorusunu çözebilecek seviyedeydim. Çünkü İsmet Hoca bana yalnızca problem çözmeyi değil, çalışmayı öğretmişti. Bugün eğitim üzerine yapılan tartışmaları dinledikçe zihnim beni hep o güne götürür. Çocuklarımızı başarıya götüren şey sadece zekâ değildir. Bazen bir öğretmenin öğrencisini doğru okuması, ona zamanında müdahale etmesi ve vazgeçmemesidir. İsmet Hocam bana kızmıştı; fakat beni gözden çıkarmamıştı. Bugün anlıyorum ki gerçek eğitimcilik tam da budur. Öğrencisini cezalandırırken bile onu kazanmayı hedeflemek... Bir öğrencinin eksiğini yüzüne vurmak değil, onu o eksiğini giderecek bir çalışmanın içine sokabilmek.... İsmet Hocamda ben buna bizzat şahit olmuştum. Bugün hayatta neyi başarabildiysem, bunda ailemin duası kadar bana emek veren öğretmenlerimin payı da vardır. Aslında onlar bize yalnızca bilgi vermediler; iyi dinlemeyi ve güzel düşünmeyi de öğrettiler. Hayatımıza iz bırakan bütün öğretmenlerimize şükran borçluyum. Onların hakkını ödemek belki mümkün değildir; fakat onlara layık olmaya çalışmak, vefanın en güzel karşılığıdır. Bir öğretmen, öğrencisinin kaderine bazen tek bir cümleyle, bazen de verdiği tek bir ödevle ya da küçük bir ceza ile dokunabilir. Çünkü bizim öğretmenlerimiz biliyorlardı ki, öğrenciyi kırmak kolay; onu sorumluluk vererek geliştirmek ise gerçek eğitimcilikti. Onlar, kolay olanı birinci yolu değil, zor olan kinci yolu seçmişlerdi. Demek ki bazen bir öğretmenin verdiği en güzel ödül, öğrencisinin o gün ceza sandığı bir ödev olabiliyormuş.
Ekleme Tarihi: 01 Temmuz 2026 -Çarşamba
İdris DOĞAN

HAYATIMA DOKUNAN CEZA

Öğretim yılını başarıyla tamamlayan bütün öğrencilerimizi gönülden kutluyorum.

Karne günü geldiğinde yalnızca çocuklar değil, biz büyükler de hatıralarımızla yıllar öncesine döneriz. Hafızam beni bu sefer ortaokul son sınıfında yaşadığım bir olayın içine sürükleyip güzel hatıra ile baş başa bıraktı.

Akşehir Ortaokulu, 3/B’deyim. Sınıfımızdaki üç yıldır beraber olduğuz arkadaşlarla adeta kardeşiz. Bugün bile karşılaşmalarımızda bir birimize; ‘Kardeş!’ diye hitap ederiz.

Bizim dönemimizde ortaokul ve öğretmen okullarının sonunda, bugünkü üniversite finallerine benzeyen bitirme sınavları yapılırdı. O sınavlardan başarıyla çıkamayan diploma alamazdı. Bu yüzden öğretmenler de öğrenciler de yıl boyunca ciddiyetlerini hiç kaybetmezlerdi.

Ben matematik dersinde sınıfın başarılı öğrencilerinden değildim. Türkçe, bugünkü ifadesiyle sosyal bilgiler ve fen bilgisi derslerinde daha başarılıydım. Hatta bugün geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Ortaokul yıllarında sevdiğim öğretmenin dersine çalışır, kendisine ısınamadığım öğretmenin dersini bırakırdım.

Son sınıfta matematik dersimize İsmet Bey girmeye başlamıştı. Aynı zamanda Ticaret Bilgisi dersimizi de o okutuyordu.

Sert mizacı vardı. Ders anlatımı bana sıcak gelmiyordu. Açıkçası kendisine karşı bir önyargım oluşmuştu. Bu yüzden matematik ve ticaret derslerine gerektiği kadar ilgi gösterememiştim.

Birinci dönem sonunda karnemde iki kırık not vardı: Matematik ve Ticaret Bilgisi.

İkinci dönemin ilk dersinde daha sınıfa girer girmez beni ayağa kaldırdı.

"İdris Efendi, sen beni sevmiyorsun; onun için derslerimi de sevmiyorsun."

Hayatım boyunca unutamadığım cümlelerden biridir bu...

Ardından bana öyle bir görev verdi ki, o gün bana ceza gibi gelen şeyin aslında hayatımın en büyük eğitimlerinden biri olduğunu yıllar sonra anlayacaktım.

İki yüz yapraklı bir matematik defteri alacak, birinci dönem boyunca anlatılan bütün konuları ve çözülen problemleri arkadaşlarımın defterlerinden tek tek geçirerek yeniden yazacaktım. Defterimi kontrol edecek, sonra da beni hem yazılı hem de sözlü sınavına tabi tutacaktı.

On beş gün boyunca neredeyse gece gündüz çalıştım.

Yüzlerce sayfa yazdım.

Çözülmüş problemleri defalarca inceledim.

Aslında farkında olmadan matematiği yeniden öğreniyordum.

Süre dolunca defteri teslim ettim. Sayfaları büyük bir dikkatle kontrol etti. Ardından cebinden çıkardığı sorularla beni yazılı yaptı. Daha sonra sınıfın önünde uzun bir sözlü sınava aldı.

İkisinden de sekiz aldım.

O yılların öğretmenleri kolay kolay yüksek not vermezdi. Sekiz, bizim için gerçekten değerli bir nottu.

Haziran ayında ortaokulu bitirme sınavlarına girdik.

Matematikte benden çok daha başarılı arkadaşlarım vardı. Buna rağmen o sınavda matematikten en yüksek notlardan biri sayılan yedi puanı aldım.

Yıllar geçti...

Öğretmen oldum.

Daha sonra okul yöneticiliği yaptım.

Matematik öğretmeni değildim ama öğrencilerimin çözemediği birçok matematik sorusunu çözebilecek seviyedeydim. Çünkü İsmet Hoca bana yalnızca problem çözmeyi değil, çalışmayı öğretmişti.

Bugün eğitim üzerine yapılan tartışmaları dinledikçe zihnim beni hep o güne götürür.

Çocuklarımızı başarıya götüren şey sadece zekâ değildir. Bazen bir öğretmenin öğrencisini doğru okuması, ona zamanında müdahale etmesi ve vazgeçmemesidir.

İsmet Hocam bana kızmıştı; fakat beni gözden çıkarmamıştı.

Bugün anlıyorum ki gerçek eğitimcilik tam da budur.

Öğrencisini cezalandırırken bile onu kazanmayı hedeflemek...

Bir öğrencinin eksiğini yüzüne vurmak değil, onu o eksiğini giderecek bir çalışmanın içine sokabilmek....

İsmet Hocamda ben buna bizzat şahit olmuştum.

Bugün hayatta neyi başarabildiysem, bunda ailemin duası kadar bana emek veren öğretmenlerimin payı da vardır. Aslında onlar bize yalnızca bilgi vermediler; iyi dinlemeyi ve güzel düşünmeyi de öğrettiler.

Hayatımıza iz bırakan bütün öğretmenlerimize şükran borçluyum. Onların hakkını ödemek belki mümkün değildir; fakat onlara layık olmaya çalışmak, vefanın en güzel karşılığıdır.

Bir öğretmen, öğrencisinin kaderine bazen tek bir cümleyle, bazen de verdiği tek bir ödevle ya da küçük bir ceza ile dokunabilir. Çünkü bizim öğretmenlerimiz biliyorlardı ki, öğrenciyi kırmak kolay; onu sorumluluk vererek geliştirmek ise gerçek eğitimcilikti. Onlar, kolay olanı birinci yolu değil, zor olan kinci yolu seçmişlerdi.

Demek ki bazen bir öğretmenin verdiği en güzel ödül, öğrencisinin o gün ceza sandığı bir ödev olabiliyormuş.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.