Kösedağ’da yaşanan şey, sıradan bir meydan muharebesi değildir; o gün Anadolu Selçuklu Devleti Moğollara yenilmedi, kendi içindeki idari zaaflara, stratejik körlüğe ve en önemlisi liderlik yetersizliğine yenildi. 26 Haziran 1243’te Sivas’ın Zara ile Suşehri arasındaki Kösedağ hattında karşı karşıya gelen iki ordudan biri disiplinin, savaş tecrübesinin ve taktik zekânın temsilcisiydi; diğeri ise sayıca kalabalık ama komuta bütünlüğünü kaybetmiş, karar mekanizması zayıflamış bir devlet ordusuydu (1). Selçuklu Devleti, I. Alaeddin Keykubad döneminde Anadolu’nun en güçlü siyasî ve askerî organizasyonunu kurmuşken, onun ölümünden sonra tahta geçen II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde bu yapı hızla gevşemeye başladı. Kaynaklar Keyhüsrev’i devlet idaresinde zayıf, saray çevresinin etkisinde kalan ve kriz anlarında doğru karar veremeyen bir hükümdar olarak tasvir eder (2).
Kösedağ’a gelinmeden önce Anadolu zaten yorgundu. 1240’taki Baba İshak İsyanı, devletin askerî ve sosyal düzenini ciddi şekilde sarsmıştı. Bu isyan güçlükle bastırılmış, fakat Selçuklu’nun iç direnci zayıflamıştı. Tam bu ortamda Moğol komutanı Baycu Noyan, Erzurum’u ele geçirip yağmalayarak Anadolu’ya açık bir gözdağı verdi (3). Selçuklu yönetimi bu tehdidi doğru okuyamadı. Tecrübeli emirlerin savunma hattı kurulması ve Moğolların yıpratılması yönündeki tavsiyelerine rağmen, ani taarruz kararı alındı. İşte Kösedağ felaketinin temeli bu yanlış kararda yatar (4).
Savaş başladığında Moğollar en iyi bildikleri taktiği uyguladı: sahte ricat. Geri çekiliyormuş gibi yaparak Selçuklu öncü birliklerini peşlerine taktılar ve düzeni bozulan birlikleri ani karşı saldırıyla imha ettiler (1). Bu taktik karşısında Selçuklu ordusunun komuta zinciri çöktü, birlikler arasında panik başladı. Sayıca üstünlük bir anda anlamını yitirdi. Çünkü savaş artık sayı savaşı değil, disiplin savaşıydı (5).
Bu noktada tarihe geçen en kritik hadise yaşandı: Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev savaş alanını terk etti. Kaynaklar, sultanın gece vakti küçük bir maiyetle geri çekildiğini ve ordunun başsız kaldığını açıkça yazar (2)(6). Bir ordunun savaş meydanında yenilmesi anlaşılabilir; fakat sultanın orduyu bırakıp çekilmesi, askerî yenilgiden daha büyük bir liderlik krizidir. Selçuklu ordusu bu andan sonra artık bir ordu değil, dağılmış bir kalabalıktı.
Moğollar zaferden sonra durmadı. Sivas, Kayseri ve çevresindeki önemli merkezler hızla ele geçirildi ve yağmalandı. Selçuklu hazinesi büyük ölçüde Moğolların eline geçti (3). Daha önemlisi, Selçuklu Devleti Moğollara tâbi olmayı kabul etmek zorunda kaldı. Ağır vergiler ve haraç sistemiyle artık bağımsız bir devlet değil, Moğol gölgesinde bir siyasî yapı hâline geldi (7).
Kösedağ’dan sonra Anadolu’da merkezî otorite zayıfladı, uç beyleri ve yerel güçler öne çıkmaya başladı. Bu ortam, ilerleyen yıllarda beyliklerin ortaya çıkmasına ve nihayetinde Osmanlı gibi yeni bir gücün tarih sahnesine çıkmasına zemin hazırladı (8). Yani Kösedağ sadece Selçuklu’nun sonunu değil, Anadolu’nun yeni siyasi döneminin başlangıcını da temsil eder.
Tarihçiler Kösedağ yenilgisini sadece Moğol askerî gücüyle açıklamaz. Asıl vurgu, Selçuklu iç yönetimindeki çözülmeye, liyakat sisteminin zayıflamasına ve liderlik boşluğuna yapılır (9). Çünkü güçlü bir devlet, dış tehditlerle baş edebilir; fakat içten zayıflamış bir yapı, ilk büyük darbede çöker. Selçuklu’nun başına gelen tam olarak budur.
Kösedağ bu yüzden bir savaş değildir; bir devletin içten içe çözülüp ilk darbede yıkılmasının tarihî belgesidir. Moğollar yıkımı hızlandırmıştır ama zemini hazırlayan Selçuklu’nun kendi içindeki zaaflardır. Ve belki de bu yüzden Kösedağ, Anadolu tarihinin en ibretlik sayfalarından biridir.
Kaynakça
(1) René Grousset, The Empire of the Steppes, Rutgers University Press, s. 311-315.
(2) İbn Bîbî, El-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-Umûri’l-Alâiyye, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yay., s. 610-622.
(3) İbnü’l-Esîr, El-Kâmil fi’t-Tarih, c.10, çev. Ahmet Ağırakça, Bahar Yay., s. 120-126.
(4) Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ötüken Yay., s. 224-231.
(5) Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey, Taplinger, s. 190-198.
(6) Aksarayî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yay., s. 82-88.
(7) C.E. Bosworth, The Later Ghaznavids and the Seljuqs, Edinburgh University Press, s. 274-279.
(8) İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, MEB Yay., s. 245-252.
(9) Claude Cahen, s. 201-209.
