Sayın Donald Trump,
Ortadoğu’da İran gerekçesiyle yürütülen son gelişmelerin üzerinden yaklaşık bir ay geçmiştir. Uluslararası kamuoyunun dikkatle izlediği bu sürecin, yalnızca askerî bir operasyon olmadığı aşikârdır. Yaşananlar; güvenlik, etik ve küresel sorumluluk kavramlarını doğrudan ilgilendiren çok katmanlı bir tabloyu ortaya koymaktadır.
Siz ve müttefikleriniz, hukuku ve ahlâkı bir kenara bırakmakla kalmadınız; en basit savaş stratejisi ve akıl yürütme ilkelerini dahi yok saydınız. Güç gösterisi adı altında yürütülen bu saldırılar, gerçekte bir medeniyetin damarlarına yönelmiş sistemli bir baskıdır.
Bilmelisiniz ki bu toprakların mayası İslam’la yoğrulmuştur. Bu milletler, tarih boyunca zalimin değil, mazlumun yanında durmuştur. Bu bir tercih değil; bir karakter, bir vicdan ve bir sorumluluktur.
Bu çerçevede atılan adımların yalnızca hukukî ve ahlâkî boyutları değil, uzun vadeli stratejik sonuçları da dikkatle ele alınmalıdır. Güç gösterisi olarak sunulan müdahaleler, sahadaki etkilerinin ötesinde, bölgesel dengeler ve toplumsal dokular üzerinde kalıcı izler bırakma potansiyeli taşımaktadır.
Ortadoğu’nun tarihsel ve kültürel gerçekliği göz önünde bulundurulduğunda, bu coğrafyanın dış müdahalelerle şekillendirilmeye çalışılmasının çoğu zaman öngörülemeyen sonuçlar doğurduğu bilinmektedir.
İran meselesine gelince…
İran’ın politik ve ideolojik yönelimleri, öncelikle bölge içi dinamikler çerçevesinde değerlendirilmesi gereken karmaşık bir konudur. Bu tür meselelerin kalıcı çözümü; askerî yöntemlerden ziyade diyalog, diplomasi ve karşılıklı anlayış zemininde mümkündür.
Mevcut yaklaşımın ise, gerilimleri küresel ölçekte daha geniş bir çatışma alanına dönüştürme riski taşıdığı görülmektedir. Bu durum yalnızca bölgesel istikrarı değil, uluslararası güvenlik mimarisini de doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir.
Bugün yaşanan gelişmeler, birçok gözlemci tarafından daha geniş bir jeopolitik bağlamda değerlendirilmektedir. Son iki yüzyılda İslam dünyasında yaşanan kırılmalar ve müdahaleler dikkate alındığında, mevcut sürecin tekil bir gelişmeden ziyade daha uzun vadeli eğilimlerin bir parçası olarak algılanması şaşırtıcı değildir.
Bu bağlamda iki temel boyut öne çıkmaktadır:
Doğal kaynaklar ve stratejik alanlar üzerindeki rekabet; inanç, fikir ve kültür alanlarında yaşanan dönüşüm süreçleri.
Günümüzde yürütülen politikaların yalnızca fiziksel coğrafyayı değil, aynı zamanda algıları ve toplumsal psikolojiyi de şekillendirdiği açıktır. Bu durum, uluslararası ilişkilerde güven ve meşruiyet tartışmalarını daha da kritik hale getirmektedir.
Bu noktada bazı temel ilkelerin hatırlanması önem arz etmektedir:
Algı yönetimi, uzun vadede gerçekliğin yerini alamaz.
Güç, adaletin alternatifi değildir.
Güvenlik, yalnızca askerî yöntemlerle sürdürülebilir kılınamaz.
İran’ın politikalarının öne çıkarılarak daha geniş çaplı müdahalelerin meşrulaştırılması yönündeki yaklaşımlar, meselenin çok boyutlu doğasını gölgeleyebilir. Oysa mevcut tablo, daha kapsamlı ve ihtiyatlı bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır.
Bu çerçevede şu hususların altını çizmek isterim:
Kalıcı barış, askerî üstünlükten ziyade adalet ve kapsayıcı yaklaşımlar üzerine inşa edilir.
Sürdürülebilir güvenlik, müdahaleden değil; karşılıklı saygı ve iş birliğinden doğar.
Tarihî miras, en çok güç kullanımının sınırlandığı ve hakkaniyetin gözetildiği anlarda şekillenir.
Tarih, adalet temelinden uzaklaşan yaklaşımların kalıcı istikrar üretmekte başarısız olduğunu defalarca göstermiştir.
Sıklıkla atıf yapılan İbrahim Anlaşmaları bağlamında yürütülen askerî operasyonlar, daha derin bir medeniyet perspektifini yeniden hatırlamayı gerekli kılmaktadır. İbrahimi geleneğin kadim medeniyet anlayışında savaş; çıkar ve tahakküm aracı değil, son çare olarak başvurulan bir zorunluluktur.
Bu bağlamda İslam medeniyetindeki “fetih” kavramını hatırlatmak isterim:
Fetih, bir coğrafyayı ele geçirmekten ziyade bir idealin hayata geçirilmesidir. Fetihte amaç, toprakların ilhakı değil, gönüllerin ittihadı; yürekleri hakikate, merhamete ve adalete açmaktır.
Gerçek fetih; tahakküm değil güven, korku değil umut, intikam değil af üretir; insanları acımasızca öldürmek değil yaşatmaktır. Onları köleleştirmek değil özgür kılmaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; güç gösterisi değil, sağduyu, sorumluluk ve ileri görüşlülükle inşa edilecek bir anlayıştır. Asıl fetih, gönüllerin kazanılmasıdır.
Saygılarımla.
