Zaman, insana verilmiş en kıymetli sermayedir. Kimi bu sermayeyi bilgiye, üretime ve anlam arayışına yatırır; kimi ise onu hoyratça harcayıp geriye yalnızca gürültü bırakır. İşte bu noktada karşımıza çıkan bir kavram vardır: “boş insan”.
Boş insan, çoğu zaman çok konuşur ama az düşünür. Sözcükleri boldur fakat içeriği yoksuldur. Tartışmayı sever ama anlamayı değil; eleştirmeyi bilir ama üretmeyi değil. Onun dünyasında hakikat değil, görünürlük önemlidir. Bilgiye ulaşmak yerine, duyduğu ilk fikre sarılır ve onu savunmayı marifet sayar.
Bu insanların en belirgin özelliği, başkalarının hayatlarıyla fazlasıyla meşgul olmalarıdır. Kendi iç dünyasını geliştirmek yerine, başkalarının tercihlerini tartışmayı bir uğraş haline getirirler. Dedikodu, onlar için bir iletişim biçimi değil; adeta bir yaşam tarzıdır. Çünkü üretmek emek ister, düşünmek çaba gerektirir. Oysa boşluk, kolaydır.
Boş insanın bir diğer alışkanlığı da yüzeyselliktir. Derinlikten korkar, sorgulamaktan kaçar. Kitapların kapağını bilir ama içeriğini değil. Fikirlerin başlığını okur ama özüne inmez. Bu yüzden de kolay yönlendirilir, kolay inanır ve çoğu zaman da kolay yanılır.
Toplumlar, bu tür insanlarla karşılaşmaya alışkındır. Ancak tehlike, boşluğun yayılmasıyla başlar. Çünkü boşluk bulaşıcıdır; düşünmeyen bir zihin, zamanla çevresini de düşünmemeye alıştırır. Böylece gürültü artar, fakat anlam azalır.
Oysa insan dediğimiz varlık, anlam arayan bir yolcudur. Kendini geliştirmek, öğrenmek, sorgulamak ve üretmek onun doğasında vardır. Boşluk ise bu doğaya aykırıdır. Bu yüzden mesele başkalarının boşluğu değil, kişinin kendi doluluğudur.
Sonuç olarak, boş insanlar zamanı tüketir; dolu insanlar ise zamanı anlamlandırır. Ve unutulmamalıdır ki, bir insanın değeri ne kadar konuştuğuyla değil, söylediklerinin ne kadar anlam taşıdığıyla ölçülür.
