İnsan, hayatı boyunca bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
Bir makama, bir başarıya, bir hayale, bir insana… Bazen de toplumun kendisi için çizdiği görünmez bir hedefe.
Çocukken “Büyüyünce ne olacaksın?” diye soruyorlar.
Gençken “Ne okuyacaksın?”
Sonra “Ne iş yapıyorsun?”
Ardından “Nerede yaşıyorsun, ne kadar kazanıyorsun, ne başardın?”
Hayat sanki sürekli bir varış çizgisi koyuyor önümüze.
Ve biz, çoğu zaman o çizginin peşinden koşarken kendimizi geride bırakıyoruz.
Oysa insanın hayatındaki en uzun yolculuk, dışarıya değil, kendisine yaptığı yolculuktur.
Çünkü insan dünyayı değiştirmeye çalışırken önce kendisini tanımayı öğrenmek zorundadır.
Toplum bize daha çocukken kim olmamız gerektiğini öğretir.
İyi çocuk ol.
Başarılı öğrenci ol.
İyi bir meslek sahibi ol.
Güçlü görün.
Mutlu görün.
Başarılı ol.
Herkes tarafından beğenil.
Ve mümkünse hiç tökezleme…
Bütün bunların arasında insanın kendi sesi giderek kısılır.
Bir noktadan sonra insan, gerçekten ne istediğini değil, kendisinden ne istendiğini düşünmeye başlar.
İşte insanın kendinden uzaklaşması tam da burada başlar.
Çünkü başkalarının beklentileriyle kurulmuş bir hayat, dışarıdan kusursuz görünse bile içeride büyük bir boşluk taşıyabilir.
İnsan bazen kalabalıkların ortasında yalnız kalır.
Bazen alkışların içinde kendi sesini duyamaz.
Bazen de sahip olduğu her şeyin ortasında, kendisine sahip çıkamadığını fark eder.
Belki de hayatın en zor sorusu şudur:
“Ben gerçekten kimim?”
Bu soru basit görünür.
Ama insanın bütün hayatını değiştirebilecek kadar derindir.
Çünkü kendini tanımak, yalnızca sevdiğin şeyleri bilmek değildir.
Korkularını tanımaktır.
Eksiklerini kabul etmektir.
Yanlışlarını görmek, yaralarını saklamamaktır.
Bazen yıllarca taşıdığın bir yükün aslında sana ait olmadığını fark etmektir.
Ve en önemlisi, başkalarının sana biçtiği kimlik ile kendi hakikatin arasındaki farkı görebilmektir.
İnsan bazen kaybederek kendine yaklaşır.
Bir ilişkinin bitişi…
Bir dostluğun sona ermesi…
Bir hayalin gerçekleşmemesi…
Bir kapının yüzüne kapanması…
İlk anda bunların hepsini birer kayıp olarak görürüz.
Oysa bazı kayıplar, insanın kendisine açılan kapılardır.
Çünkü hayat bazen elimizden bir şeyi alarak bize kendimizi gösterir.
Kimse yanımızda olmadığında kim olduğumuzu…
Kimse alkışlamadığında ne yaptığımızı…
Kimse bizi onaylamadığında hangi yolda yürüdüğümüzü…
İşte insanın gerçek karakteri çoğu zaman tam da o sessiz anlarda ortaya çıkar.
Kendine varan insan değişir.
Artık herkese kendisini anlatmak zorunda hissetmez.
Her tartışmayı kazanmak istemez.
Her kalabalığa dahil olmaya çalışmaz.
Herkes tarafından sevilmek gibi imkânsız bir hedefin peşinden koşmaz.
Çünkü kendisini tanıyan insan, başkalarının gözündeki görüntüsünden çok kendi vicdanındaki görüntüsüne önem vermeye başlar.
Bu, insanın dünyadan kopması değildir.
Tam tersine…
Dünyanın içinde kendi yerini bulmasıdır.
Belki de özgürlük, istediğin her şeyi yapabilmek değildir.
Gerçek özgürlük, neyi gerçekten istediğini bilebilmektir.
Çünkü insan ne istediğini bilmiyorsa, başkalarının istediği hayatı yaşamaya çok kolay razı olur.
Birilerinin hayali onun hedefi olur.
Birilerinin doğrusu onun doğrusu olur.
Birilerinin korkusu onun sınırı olur.
Ve insan, kendi hayatını yaşarken bile başkasının senaryosunda rol oynar.
Ta ki bir gün durup sorana kadar:
“Ben bu hayatın neresindeyim?”
İşte o soru, insanın kendisine dönüşünün başlangıcıdır.
Hayatın bir yerinde gürültü azalır.
Telefonlar susar.
Kalabalıklar dağılır.
İnsanların senin hakkında söyledikleri önemini kaybeder.
Makamlar, unvanlar, başarılar ve sahip oldukların bir süreliğine kenara çekilir.
Ve sen kendinle baş başa kalırsın.
İşte o an anlarsın:
Hayat boyunca aradığın yer aslında bir şehir değildi.
Bir makam değildi.
Bir insan değildi.
Bir başarı değildi.
Aradığın yer kendindi.
Bütün yollar, bütün kayıplar, bütün başlangıçlar ve bütün vedalar seni biraz daha kendine getirmek içindi.
Belki de insanın gerçek başarısı, dünyaya ne kadar iz bıraktığı değil; kendi ruhunda ne kadar sahici kalabildiğidir.
Çünkü sonunda insanın ulaşacağı en uzak yer, kendi içindeki hakikattir.
Ve insan kendine vardığında artık yolun nereye gittiğini değil, yolda kim olduğunu önemser.
Belki hayatın en büyük sırrı da budur:
Bazı yollar eve çıkmaz.
Bazı yollar insanın ta kendisine çıkar.
Ve insanın kendisine vardığı gün, yolculuk bitmez.
Asıl hayat o gün başlar.
