Market fişine bakıyoruz, elektrik faturasını yatırıyoruz, maaş bordromuzda “kesinti” satırını görüyoruz… Hepsi hayatın olağan akışı gibi. Ama çoğu zaman durup şunu sormuyoruz: Bu para benden çıktı, sonra ne oldu?
Vergi, çoğu vatandaş için soyut bir kavram. Ödeniyor, gidiyor ve bir daha akla gelmiyor. Oysa vergi dediğimiz şey, devletle vatandaş arasındaki en somut bağlardan biri. Çünkü ödediğimiz her vergi, günlük hayatımızda karşılaştığımız kamu hizmetlerinin görünmeyen finansman kaynağı.
Bir yol yapıldığında, bir okul açıldığında ya da bir hastaneye gittiğimizde kimse kapıda “Bu hizmetin bedeli şu kadar” demiyor. Ama o hizmetlerin tamamı, ay sonunda maaşımızdan kesilen ya da alışverişte fark etmeden ödediğimiz vergilerle mümkün oluyor. İşte tam da bu yüzden mesele “vergi ödemek” değil, ödediğimiz verginin nasıl bir sisteme girdiğini bilmek.
Devletin topladığı tüm gelirler, kamu bütçesi adı verilen bir plan içinde toplanıyor. Bu plan; hangi alana ne kadar kaynak ayrılacağını, hangi hizmetin öncelikli olduğunu gösteren bir yol haritası gibi çalışıyor. Yani bütçe, sadece rakamlardan oluşan bir tablo değil; devletin yıl boyunca nereye ağırlık vereceğinin bir özeti.
Burada vatandaş için önemli olan nokta şu: Bütçe, kapalı kapılar ardında yazılmış gizli bir belge değil. Mecliste görüşülen, kabul edilen ve denetlenen bir metin. Kısacası, “Benim ödediğim para ne oluyor?” sorusunun cevabı ulaşılmaz değil. Sadece çoğu zaman merak etmiyoruz ya da bu soruyu sormaya alışık değiliz.
Vergiyi yalnızca bir kesinti olarak görmek, meseleyi eksik bırakıyor. Asıl mesele, verginin kamusal hizmete nasıl dönüştüğünü fark etmek. Çünkü bu farkındalık, vatandaşın devlete karşı sorumluluğunu değil; haklarını da hatırlamasını sağlıyor.
Son söz Sude’den:
Vergi sadece cebimizden çıkan bir rakam değil; o rakamı anlamaya başladığımız gün, vatandaşlıktan bilinçli yurttaşlığa geçeriz.
