Ortadoğu’nun siyasi tarihine baktığımızda her zaman Persleri görürüz. Geçtiğimiz yüzyılda İran, Fars hanedanı Pehleviler tarafından yönetilmeye başlandı[1]. Bu yönetim modernleşme adı altında Batı’ya ülkeyi resmen peşkeş çekiyordu[2]. Ülkedeki fabrikalar ve kuzeydeki petrolleri İngiliz ve Fransızlara peşkeş çekiyorlardı[3]. Bunu da İngilizlerin onların meşrutiyetini sağlamalarının karşılığı olarak görüyorlardı[4].
1948 yılında Siyonist İsrail devleti kurulduğu zaman bütün Arap devletleri karşı tutum alırken İran pozitif bir yaklaşım sergileyerek İsrail’i tanımıştı[5]. İkili ilişkiler örtülü şekilde diplomatik ve ekonomik anlaşmalarla iyi ilerliyordu[6]. İran ve İsrail Ortadoğu’da sıkı müttefikler olarak görülüyordu[7]. İsrail açısından İran, bölgedeki Arap milliyetçiliğine karşı bir denge unsuruydu[8]. İran da Batı’yla olan ilişkilerini güçlendirmek için İsrail’le iyi ilişkilerden kaçınmıyordu[9].
Ancak bu durum İran halkını kesinlikle memnun etmiyordu ki bu da meyvesini 1979’daki İran İslam Devrimi ile birlikte verdi[10]. Devrimle birlikte Şah devrilmiş ve İslam Cumhuriyeti kurulmuştu[11]. İsrail artık müttefik değil, meşruiyeti dahi reddedilen bir terör örgütü olarak görülüyordu[12]. Devrim liderliği İsrail’i Batı’nın Ortadoğu’daki emperyalist kolu olarak nitelendirdi[13]. Filistin meselesini İran’ın dış politikasının temel ideolojik unsurlarından biri hâline getirdiler[14].
Bu değişim iki ülke arasındaki ilişkileri düşmanlık seviyesine çekti[15]. İran İsrail’i tanımayı reddettiği gibi diplomatik bağları tamamen kopardı[16]. İsrail karşıtlığı ülkenin iç ve dış politikasının merkezine tamamen oturmuştu[17]. İsrail açısından ise İran’daki bu ideolojik dönüşüm bölgedeki güvenlik dengelerini kökten değiştiren bir gelişme olarak algılandı[18]. Çünkü İran hem nüfus hem coğrafya hem de askerî kapasite açısından Ortadoğu’nun en büyük güçlerinden biriydi[19].
Devrimden sonraki yıllarda İran ile İsrail arasındaki gerilim doğrudan savaş şeklinde ortaya çıkmadı ancak giderek genişleyen dolaylı çatışma alanları oluştu[20]. İran özellikle Lübnan’daki Hizbullah gibi örgütleri destekleyerek İsrail’e karşı bir baskı unsuru oluşturdu[21]. Hizbullah’ın İsrail’e karşı yürüttüğü faaliyetler ve sınır bölgelerinde yaşanan gerilimler İran’ın İsrail ile dolaylı mücadelesinin önemli bir parçası hâline geldi[22]. İsrail ise İran’ın bu tür vekil güçler aracılığıyla bölgede nüfuz kurmaya çalıştığını ve bunun kendi ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu savundu[23]. Bu nedenle İsrail güvenlik doktrininde İran giderek daha merkezi bir tehdit unsuru olarak görülmeye başlandı[24].
2000’li yıllara gelindiğinde ise İran ile İsrail arasındaki gerilimin en kritik başlığı İran’ın nükleer programı oldu[25]. İran yönetimi nükleer programın enerji üretimi ve bilimsel araştırma gibi sivil amaçlar taşıdığını savunsa da İsrail bu açıklamalara hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmedi[26]. İsrail açısından nükleer silah elde etme potansiyeline sahip bir İran devletinin varlığı kabul edilemez bir güvenlik riskiydi[27]. Bu nedenle İran’ın nükleer programı uluslararası siyasetin en tartışmalı konularından biri hâline geldi[28].
Bu süreçte İran’ın nükleer tesislerinde meydana gelen sabotajlar, siber saldırılar ve nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar iki ülke arasındaki görünmez savaşın boyutlarını gözler önüne serdi[29]. Özellikle gelişmiş siber saldırıların İran’ın nükleer tesislerini hedef alması modern savaş yöntemlerinin de bu rekabetin parçası hâline geldiğini gösteriyordu[30]. Bununla birlikte İran da İsrail’e karşı sert söylemlerini sürdürerek bölgesel direniş ekseni olarak adlandırdığı ittifak yapısını güçlendirmeye çalıştı[31]. Bu eksen içinde Lübnan’daki Hizbullah, Gazze’deki bazı Filistinli gruplar ve Irak ile Suriye’deki bazı milis güçler yer aldı[32]. Böylece İran ile İsrail arasındaki mücadele sadece iki ülke arasında değil, aynı zamanda geniş bir vekil aktörler ağı üzerinden yürütülen çok katmanlı bir rekabete dönüştü[33].
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı bu rekabeti daha da tehlikeli bir boyuta taşıdı[34]. İran Suriye’deki yönetimi destekleyerek bölgede askerî ve siyasî varlığını güçlendirdi[35]. İsrail ise İran’ın Suriye’de kalıcı askerî üsler kurma ihtimalini kendi güvenliği açısından ciddi bir tehdit olarak gördü[36]. Bu nedenle İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de İran’a ait olduğu iddia edilen birçok hedefe saldırılar düzenledi[37]. Bu saldırılar zaman zaman İran destekli güçlerin kayıplar vermesine yol açtı ve iki ülke arasındaki gerilimi daha da artırdı[38]. Bu süreçte her iki taraf da doğrudan büyük bir savaşa girmekten kaçınsa da karşılıklı askerî hamleler ve tehditler bölgedeki tansiyonu sürekli yüksek tuttu[39].
Günümüze gelindiğinde İran ile İsrail arasındaki gerilim artık yalnızca örtülü operasyonlarla sınırlı olmayan, daha açık ve daha tehlikeli bir aşamaya ulaşmış durumda[40]. Gazze’de yaşanan savaş ve bölgedeki vekil güçlerin giderek daha aktif hâle gelmesi İran ile İsrail arasındaki dolaylı çatışmayı genişletme potansiyeline sahip[41]. İran kendisini Filistin meselesinde en güçlü siyasî ve ideolojik destekçilerden biri olarak konumlandırırken İsrail bu yaklaşımı kendi güvenliğine yönelik bir kuşatma stratejisinin parçası olarak görüyor[42]. İsrail’e göre İran bölgedeki milis ağları aracılığıyla İsrail’i farklı cephelerden baskı altına almaya çalışıyor[43]. İran ise İsrail’in askerî operasyonlarını ve bölgesel politikalarını Filistin halkına yönelik baskının bir parçası olarak değerlendiriyor[44].
Bu karşılıklı suçlamalar ve güvenlik kaygıları iki ülke arasındaki gerilimin diplomatik yollarla çözülmesini oldukça zorlaştırıyor[45]. Ayrıca bu rekabet sadece iki ülkenin meselesi olmaktan da çıkmış durumda[46]. ABD’nin İsrail’e verdiği güçlü siyasî ve askerî destek İran’ın bölgesel hesaplarını doğrudan etkiliyor[47]. Bunun karşılığında İran da Rusya ve Çin gibi küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek uluslararası dengelerde kendisine alan açmaya çalışıyor[48]. Böylece İran ile İsrail arasındaki gerilim aynı zamanda küresel güç rekabetinin de yansıdığı bir jeopolitik mücadele alanına dönüşüyor[49].
Ortadoğu’nun zaten kırılgan olan siyasî yapısı bu tür rekabetlerin etkisiyle daha da karmaşık hâle geliyor[50]. Her yeni kriz yalnızca iki ülke arasındaki gerilimi değil, aynı zamanda tüm bölgenin güvenliğini etkileyebilecek potansiyele sahip oluyor[51]. Tarihsel olarak bakıldığında Ortadoğu’da uzun süre biriken gerilimlerin zaman zaman beklenmedik biçimde büyük savaşlara dönüşebildiği görülmektedir[52]. İran ile İsrail arasındaki rekabet de bu açıdan yalnızca bugünün değil, geleceğin de en önemli jeopolitik meselelerinden biri olarak değerlendirilmektedir[53]. Çünkü bu rekabetin arkasında yalnızca askerî güç dengesi değil, aynı zamanda ideolojik karşıtlıklar, tarihsel güvensizlikler ve bölgesel liderlik mücadelesi bulunmaktadır[54].
Son günlerde olan savaş ise bize şunu gösteriyor ki İran artık sonuna kadar mücadele edecek. Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü ülkemiz dâhil bütün İslam dünyasını derinden sarstı. İslam dünyasında İran kadar olabilecek bir devletin varlığından şüpheliyim. Çünkü diğer Arap ülkeleri İsrail’in kuruluşunda olan tutumlarını şu an göstermiyorlar veya gösteremiyorlar. İran şüphesiz ki şu anda İslam dünyasının hamisidir; kimsenin cesaret dahi edemeyeceği işlere girişiyorlar ve İsrail’den intikamlarını alıyorlar.
Biz hâlen daha bir olmamız gerekirken ayrı duruyoruz. İsrail’de olan son durumlar çok keskin. İran İslam Cumhuriyeti muhakkak galip gelecektir; hem Batı’yı ekonomilerine darbe vurarak güçsüz kılmaya çalışıyor hem de füzeleriyle bombalıyor. İslam dünyasının artık oturup düşünmesi gerekmektedir. Emperyalist güçlerin Ortadoğu’da olması herkesin kanına dokunmalı, herkesi düşündürmelidir. Çünkü bu emperyalistler bizle dostluk yapmak için değil, bizleri sömürmek için geldiler.
Yüzlerce yıldır İslam toprağı olan bu toprakları işgal edip bizi sömürmek istiyorlar. İran ise buna müsaade etmiyor. İran’a karşı duracağımıza yanında durmalıyız; yanında durmasak dahi onlara bir şekilde yardım etmeliyiz. Çünkü bu topraklar bize ait, onlara değil. İran demek biz demek, biz demek İslam demek. İslam’ın sancağının sahibi İran’dır. Bu artık mezhepsel bir mesele değil, bu tamamen bir din meselesidir.
KAYNAKÇA
1. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge Univ. Press, 2008, s. 210-215.
2. Abrahamian, a.g.e., s. 218-222.
3. Abbas Amanat, Iran: A Modern History, Yale University Press, 2017, s. 310-315.
4. Michael Axworthy, Iran: Empire of the Mind, Basic Books, 2007, s. 145-150.
5. Shai Feldman, Israel’s Foreign Policy: The Dilemmas of a Small State, 1998, s. 65-70.
6. Feldman, a.g.e., s. 72-75.
7. Ibid., s. 78-80.
8. Yair Evron, The Middle East Peace Process, Routledge, 2004, s. 55-58.
9. Evron, a.g.e., s. 60-62.
10. Nikki R. Keddie, Modern Iran: Roots and Results of Revolution, Yale Univ. Press, 2003, s. 123-128.
11. Keddie, a.g.e., s. 130-135.
12. Yossi Melman, Every Spy a Prince, HarperCollins, 2005, s. 220-225.
13. Abrahamian, a.g.e., s. 235-238.
14. Michael Slackman, The New York Times, 2006, s. 4-7.
15. Slackman, a.g.e., s. 8-10.
16. Ibid., s. 11-13.
17. Ibid., s. 14-17.
18. Shlomo Avineri, The Making of Modern Zionism, Basic Books, 1981, s. 210-215.
19. Avineri, a.g.e., s. 218-222.
20. David Makovsky, Making Peace with the PLO, Cambridge Univ. Press, 2009, s. 102-106.
21. Magnus Ranstorp, Hizbullah in Lebanon: The Politics of the Western Hostage Crisis, Palgrave, 1997, s. 50-55.
22. Ranstorp, a.g.e., s. 56-60.
23. Ibid., s. 61-63.
24. Ibid., s. 64-67.
25. International Crisis Group, Iran’s Nuclear Program, Middle East Report No. 123, 2012, s. 3-7.
26. Ibid., s. 8-12.
27. Ibid., s. 13-18.
28. Ibid., s. 19-22.
29. David E. Sanger, The New York Times, 2013, s. 1-4.
30. Sanger, a.g.e., s. 5-7.
31. Risa Brooks, Political Science Quarterly, Vol. 126, No. 3, 2011, s. 403-410.
32. Brooks, a.g.e., s. 411-415.
33. Ibid., s. 416-420.
34. Aron Lund, Syria Comment, 2012, s. 10-14.
35. Lund, a.g.e., s. 15-18.
36. Yaakov Katz, Israeli Air Force Operations, 2014, s. 77-82.
37. Katz, a.g.e., s. 83-87.
38. Ibid., s. 88-91.
39. Ibid., s. 92-95.
40. International Institute for Strategic Studies, The Military Balance 2020, s. 134-138.
41. Ibid., s. 139-143.
42. Ibid., s. 144-147.
43. Ibid., s. 148-151.
44. Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine, Metropolitan Books, 2020, s. 200-205.
45. Khalidi, a.g.e., s. 206-210.
46. Ibid., s. 211-215.
47. Stephen Walt, The Israel Lobby, 2007, s. 120-125.
48. Trita Parsi, Losing an Enemy, Yale Univ. Press, 2017, s. 90-95.
49. Parsi, a.g.e., s. 96-100.
50. Middle East Institute, Regional Stability Report, 2021, s. 12-16.
51. Ibid., s. 17-20.
52. William Polk, Understanding Iraq, HarperCollins, 2005, s. 34-38.
53. Ibid., s. 39-43.
54. Ibid., s. 44-48.
