Bazen insan durup kendi hayatına dışarıdan bakmak ister. “Bunca yol nereye çıktı?” diye sorar. Bir karşılaşma… Bir ayrılık… Hiç beklenmedik bir kapının açılması… Tam bitti sandığın bir hikâyenin başka bir yerden yeniden başlaması… Ve insan, bütün bunların ortasında o kadim soruyla baş başa kalır: Biz yazılanı mı yaşıyoruz, yoksa yaşadıklarımız mı yazılıyor?
Belki de insanın en büyük sırrı, bu iki cümlenin birbirinden sandığımız kadar uzak olmamasıdır. Çünkü hayat, yalnızca önümüze konulmuş bir metin değildir. Fakat tamamen boş bir sayfa da değildir. Kader ile irade arasındaki o görünmez çizgide yürürüz.
Nereye doğacağımızı seçmeyiz. Kiminle karşılaşacağımızı her zaman bilemeyiz. Bazı kapıların neden kapandığını anlayamayız. Ama hangi kapının önünde ne kadar bekleyeceğimizi, düştüğümüzde yeniden kalkıp kalkmayacağımızı, yaşadıklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştüreceğini çoğu zaman seçebiliriz. Belki de kader, yolun tamamının bize gösterilmesi değil; yolun içinde bize bırakılmış seçimlerdir.
İnsan bazen hayatının başına gelenleri birer tesadüf sanır. Oysa mistik düşünce bize yüzyıllardır başka bir ihtimali fısıldar: Hiçbir karşılaşma bütünüyle sıradan olmayabilir.
Bir insan gelir ve hayatımızın yönünü değiştirir. Bir cümle duyarız ve yıllardır susturduğumuz bir yanımız konuşmaya başlar. Bir kayıp yaşarız ve ilk kez sahip olduklarımızın kıymetini anlarız. Bir kapı kapanır ve arkasında kalacağımızı düşündüğümüz hayatın aslında bize ait olmadığını fark ederiz. Belki de bazı olaylar hayatımıza cevap olarak değil, soru olarak gelir. Çünkü insan her şeyi bilerek büyümez. Bazı şeyleri yaşayarak anlar.
İlahi bakışta zaman, insanın düşündüğü gibi yalnızca dün, bugün ve yarından ibaret değildir. Biz zamanı yaşarız. Yaradan ise zamanı bizim sınırlı bakışımızın ötesinden kuşatır. Kur’an’ın bize hatırlattığı üzere insanın bilgisi sınırlıdır; insan bir şeyden hoşlanmayabilir ama onda hayır olabilir, sevdiği bir şeyde ise kendisi için bilmediği bir sonuç bulunabilir.
İşte belki de hayatın en büyük imtihanlarından biri burada başlar: Bilmediğimiz bir hikâyenin içinde, bize düşen sayfayı nasıl yazacağız? Çünkü insan geleceğin tamamını bilemez. Ama bugünkü davranışını seçebilir. Düşüncesini seçebilir. Merhameti seçebilir. Affetmeyi seçebilir. Sabretmeyi seçebilir. Ayağa kalkmayı seçebilir.
Belki de özgürlük tam olarak budur: Geleceğin bütün cümlelerini bilmek değil; kendi cümleni nasıl kuracağını seçebilmek.
Tasavvufun derinliklerinde insanın kendine dönüşü, aslında hakikate doğru bir yolculuktur. İnsan dışarıda ararken içeride bulur. Yıllarca dünyanın kendisine ne vereceğini düşünür. Sonra bir gün anlar: Asıl mesele dünyanın bana ne verdiği değil, benim yaşadıklarımdan ne çıkardığımdır.
Aynı yağmur birini ıslatır, diğerini toprağa dönüştürür. Aynı acı birini kırar, diğerini olgunlaştırır. Aynı yalnızlık birini karanlığa iter, diğerine kendi sesini duyurur. Demek ki hayat yalnızca başımıza gelenlerden oluşmaz. Başımıza gelenlerle ne yaptığımız da hayatımızın bir parçasıdır.
Belki de hepimiz görünmeyen bir kitabın içinde yaşıyoruz. Her gün bir sayfa daha çevriliyor. Bazı sayfalar gözyaşıyla yazılıyor. Bazıları kahkahayla. Bazıları suskunlukla… Bazıları ise yıllar sonra anlam kazanıyor.
Çocukken yaşadığımız bir olayın anlamını yıllar sonra anlayabiliyoruz. Bir zamanlar “neden?” diye sorduğumuz bir şeyin cevabı yıllar sonra karşımıza çıkabiliyor. Ve geriye dönüp baktığımızda fark ediyoruz: Meğer bazı yollar bizi bir yere götürmek için değil, bizi birine dönüştürmek için varmış. O kişi de yine kendimizmişiz.
Öyleyse hangisi doğru? Yazılanı mı yaşıyoruz, yaşadıklarımız mı yazılıyor? Belki ikisi de… Belki hayat, bize verilmiş bir kader ile bize emanet edilmiş bir iradenin ortak hikâyesidir.
Büyük resmin tamamını göremeyiz. Fakat elimizdeki fırçayı nasıl kullanacağımız konusunda bize düşen bir sorumluluk vardır. Belki Yaradan yolu bilir; insan ise yürüyüşünü seçer. Belki bazı karşılaşmalar yazgının sessiz harfleridir. Belki bazı kararlarımız o harflerin arasına bıraktığımız kelimelerdir.
Ve belki hayat dediğimiz şey, sonunda ne yazıldığı kadar bizim o yazının içinde kim olduğumuzdur.
Bu yüzden bugün hayatına bak. Başına gelenlere yalnızca “Neden?” diye sorma. Bir de şunu sor: “Bütün bunlar beni nasıl bir insana dönüştürüyor?” Çünkü belki de hayatın sırrı, yazılmış olanı değiştirmekte değil; yazılanın içinde kendimizi bulmaktadır.
Ve insan, kendine vardığı gün anlar: Bazı yolları biz seçtik. Bazı yollar bizi seçti. Bazı kapıları biz açtık. Bazıları ise tam zamanında önümüze açıldı.
Geride kalan her şey bir hikâye… Önümüzde duran ise hâlâ yazılmakta olan bir cümle.
Belki de kalem elimizde değilmiş gibi görünürken bile, asıl mesele şudur: Hayat bizi yazarken, biz hayatın neresine kendi izimizi bırakıyoruz?
