Saynur OKUMUŞ
Köşe Yazarı
Saynur OKUMUŞ
 

İNSAN EN ÇOK KENDİNDEN KAÇARKEN YORULUR

İnsan dünyaya geldiğinde kendisini seçmez. Adını, ailesini, zamanını, coğrafyasını, dilini ve içine doğduğu düzeni seçmeden hayatın içine bırakılır. Sonra büyüdükçe kendisine ait sandığı seçimleri yapmaya başlar. Fakat insanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlar: Seçtiğini sandığı hayatın ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu sorgulamamak. Belki de insanın en eski felsefi sorusu “Ben kimim?” değil, “Ben ne kadar kendimim?” sorusudur. Çünkü insan yalnızca dış dünyanın değil, kendi içinde kurduğu dünyanın da mahkûmudur. Başkalarının bakışları, toplumun beklentileri, geçmişin izleri, korkular, alışkanlıklar ve öğrenilmiş doğrular zamanla benliğimizin duvarlarını örer. Sonra o duvarların içinde yaşamaya başlarız ve bir süre sonra duvarları evimiz sanırız. İşte insanın kendinden kaçışı çoğu zaman böyle başlar. Bir yere gitmekle değil, kendi içindeki bir hakikatten uzaklaşmakla… Bazen susturduğumuz bir arzudan, bazen kabul etmek istemediğimiz bir kırgınlıktan, bazen de yıllardır ertelediğimiz bir sorudan kaçarız. Kendimizi kalabalıklara veririz. Çalışırız, üretiriz, konuşuruz, güleriz, başkalarının hayatlarına yetişiriz. Fakat insan ne kadar dışarıya yönelirse yönelsin, içinde cevapsız bıraktığı sorular bir gün yeniden karşısına çıkar. Çünkü insanın kendisi, kaçabileceği bir yer değildir. Felsefe tam da burada başlar: İnsan kendi varlığını hazır bulduğu bir dünyada nasıl anlamlandıracaktır? Var olmak yalnızca nefes almak mıdır, yoksa kendi varlığına bir anlam verebilmek midir? Özgürlük, önümüzdeki seçeneklerin çokluğu mudur; yoksa seçtiklerimizin sorumluluğunu üstlenebilme cesareti mi? Belki özgürlük, istediğimiz her şeyi yapabilmekten önce, neden istediğimizi sorgulayabilmektir. Çünkü insan bazen kendi arzularını bile miras alır. Ne isteyeceğini ailesinden, toplumdan, çevresinden öğrenir. Başarıyı nasıl tanımlayacağını, güzel hayatın ne olduğunu, kimden onay beklemesi gerektiğini, hangi hayalin değerli sayılacağını çoğu zaman kendisi belirlemez. Böylece insan, kendisine ait olmayan ölçülerle kendisini tartmaya başlar. Sonra bir gün aynaya bakar ve yüzünde kendisini arar. Belki de yaşamın en sarsıcı anlarından biri budur: İnsan başkalarının gözünde başarılı olduğu hâlde kendi içinde başarısız hissedebilir. Çünkü dışarıdan görünen hayat ile içeride yaşanan hayat aynı şey değildir. Bir insanın makamı olabilir, itibarı olabilir, evi olabilir, kalabalık bir çevresi olabilir. Fakat bütün bunların arasında kendi iç sesi kaybolmuşsa, sahip olduklarının toplamı ona yine de eksik gelebilir. Çünkü insan yalnızca sahip olmakla tamamlanmaz; anlam kurmak ister. Aristoteles’in mutluluğu yalnızca hazda değil, iyi ve anlamlı bir yaşam sürme fikrinde araması boşuna değildir. İnsan, hayatını yalnızca tüketerek değil, ona bir biçim vererek yaşar. Kendi yaşamının yazarı olma ihtiyacı belki de insanı diğer bütün varoluşlardan ayıran en derin arayışlardan biridir. Fakat insan kendi hayatının yazarı olabilmek için önce kendisine yazılmış cümleleri fark etmek zorundadır. Bize söylenen “ol”ların arasından kendi “ben”imizi bulmak kolay değildir. Güçlü ol. Başarılı ol. Herkesi memnun et. Daha çok kazan. Daha görünür ol. Daha fazla kabul gör… Peki bütün bunların arasında bir yerde bize “Kendin ol” denildi mi? Belki de insanı en çok yoran şey, hayatın ağırlığı değil; kendisine ait olmayan bir hayatı taşımaktır. Kendinden kaçmak bu yüzden yalnızca psikolojik bir mesele değildir. Aynı zamanda varoluşsal bir meseledir. İnsan kendi hakikatinden uzaklaştığında zaman geçer, hayat ilerler; fakat içindeki benlik aynı yerde bekler. Ertelenen her gerçek, insanın içinde sessiz bir ağırlığa dönüşür. Zaman da burada tuhaf bir öğretmendir. Gençken sonsuzmuş gibi görünen zaman, yıllar geçtikçe bize bir şeyin aslında hiç sonsuz olmadığını hatırlatır: Kendi hayatımız. Belki yaş almak, zamanın azalmasından çok, insanın kendisine ayırmadığı zamanın farkına varmasıdır. Bu yüzden insanın kendisine dönmesi bir lüks değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Kendine dönmek, dünyadan kopmak değildir. Tam tersine, dünyayla kurduğun ilişkinin merkezini yeniden bulmaktır. Bazen bir “hayır” demektir kendine dönmek. Bazen yıllardır taşıdığın bir rolü bırakmak. Bazen herkesin senden beklediği kişi olmaktan vazgeçip kim olduğunu yeniden sormak. Bazen de hiçbir açıklama yapmadan kendi yoluna yürümektir. İnsan kendine vardığında başkalarından uzaklaşmaz; yalnızca başkalarının bakışına bağımlı olmaktan kurtulur. İşte özgürlüğün sessiz tarafı budur. Özgür insan, her istediğini yapan insan değildir. Kendi seçiminin sorumluluğunu taşıyabilen insandır. Çünkü seçim varsa sorumluluk da vardır. Ve insan, hayatının sorumluluğunu başkasına bıraktığı ölçüde kendi varlığından uzaklaşır. Belki de olgunlaşmak, hayatı kontrol edebileceğimizi düşünmekten vazgeçip ona nasıl karşılık vereceğimizi seçebildiğimizi anlamaktır. Hayat bize her zaman ne istediğimizi vermez. Bazen kapılar kapanır, insanlar gider, planlar bozulur, yıllarca kurduğumuz anlamlar yerinden oynar. Fakat bütün bunların arasında elimizde kalan bir şey vardır: Olan karşısında nasıl bir insan olacağımıza dair seçim. İnsan bazen kaderini değiştiremez; ama kaderiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Ve belki özgürlük tam da burada doğar. Sonunda insanın kendisiyle yaptığı hesaplaşma, büyük sözlerle değil, küçük ve sessiz fark edişlerle başlar. “Bunu artık istemiyorum.” “Burada kendim değilim.” “Bunu sırf başkaları istiyor diye yapıyorum.” “Ben aslında başka türlü yaşamak istiyorum.” Bu cümleler küçük görünür. Oysa bazı hayatlar, tek bir dürüst cümleyle yön değiştirir. İnsan kendine vardığında bütün sorunları bitmez. Fakat sorularının sahibini bulur. Belki huzur, bütün cevaplara sahip olmak değildir. Hangi soruların peşinden gideceğini bilmektir. Ve belki hayat dediğimiz şey, kendimizden kaçmakla kendimize dönmek arasındaki uzun yolculuktur. İnsan en çok kendinden kaçarken yorulur. Çünkü insanın en uzun mesafesi, bir şehirden diğerine değil; kendi yüzeyinden kendi derinliğine doğrudur. Bir gün bütün kalabalıklar susar. Alkışlar diner. Başkalarının bizim için kurduğu cümleler anlamını yitirir. Geriye yalnızca biz kalırız. İşte o gün, insanın kendisine soracağı soru belki de şudur: “Bunca yolu yürüdüm; peki kendime ne zaman vardım?” Belki de hayatın en gerçek başlangıcı, insanın kendisinden kaçmayı bıraktığı andır.
Ekleme Tarihi: 09 Ekim 2026 -Cuma
Saynur OKUMUŞ

İNSAN EN ÇOK KENDİNDEN KAÇARKEN YORULUR

İnsan dünyaya geldiğinde kendisini seçmez. Adını, ailesini, zamanını, coğrafyasını, dilini ve içine doğduğu düzeni seçmeden hayatın içine bırakılır. Sonra büyüdükçe kendisine ait sandığı seçimleri yapmaya başlar. Fakat insanın en büyük yanılgılarından biri de burada başlar: Seçtiğini sandığı hayatın ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu sorgulamamak.

Belki de insanın en eski felsefi sorusu “Ben kimim?” değil, “Ben ne kadar kendimim?” sorusudur.

Çünkü insan yalnızca dış dünyanın değil, kendi içinde kurduğu dünyanın da mahkûmudur. Başkalarının bakışları, toplumun beklentileri, geçmişin izleri, korkular, alışkanlıklar ve öğrenilmiş doğrular zamanla benliğimizin duvarlarını örer. Sonra o duvarların içinde yaşamaya başlarız ve bir süre sonra duvarları evimiz sanırız.

İşte insanın kendinden kaçışı çoğu zaman böyle başlar. Bir yere gitmekle değil, kendi içindeki bir hakikatten uzaklaşmakla…

Bazen susturduğumuz bir arzudan, bazen kabul etmek istemediğimiz bir kırgınlıktan, bazen de yıllardır ertelediğimiz bir sorudan kaçarız. Kendimizi kalabalıklara veririz. Çalışırız, üretiriz, konuşuruz, güleriz, başkalarının hayatlarına yetişiriz. Fakat insan ne kadar dışarıya yönelirse yönelsin, içinde cevapsız bıraktığı sorular bir gün yeniden karşısına çıkar.

Çünkü insanın kendisi, kaçabileceği bir yer değildir.

Felsefe tam da burada başlar: İnsan kendi varlığını hazır bulduğu bir dünyada nasıl anlamlandıracaktır? Var olmak yalnızca nefes almak mıdır, yoksa kendi varlığına bir anlam verebilmek midir? Özgürlük, önümüzdeki seçeneklerin çokluğu mudur; yoksa seçtiklerimizin sorumluluğunu üstlenebilme cesareti mi?

Belki özgürlük, istediğimiz her şeyi yapabilmekten önce, neden istediğimizi sorgulayabilmektir.

Çünkü insan bazen kendi arzularını bile miras alır. Ne isteyeceğini ailesinden, toplumdan, çevresinden öğrenir. Başarıyı nasıl tanımlayacağını, güzel hayatın ne olduğunu, kimden onay beklemesi gerektiğini, hangi hayalin değerli sayılacağını çoğu zaman kendisi belirlemez. Böylece insan, kendisine ait olmayan ölçülerle kendisini tartmaya başlar.

Sonra bir gün aynaya bakar ve yüzünde kendisini arar.

Belki de yaşamın en sarsıcı anlarından biri budur: İnsan başkalarının gözünde başarılı olduğu hâlde kendi içinde başarısız hissedebilir. Çünkü dışarıdan görünen hayat ile içeride yaşanan hayat aynı şey değildir.

Bir insanın makamı olabilir, itibarı olabilir, evi olabilir, kalabalık bir çevresi olabilir. Fakat bütün bunların arasında kendi iç sesi kaybolmuşsa, sahip olduklarının toplamı ona yine de eksik gelebilir. Çünkü insan yalnızca sahip olmakla tamamlanmaz; anlam kurmak ister.

Aristoteles’in mutluluğu yalnızca hazda değil, iyi ve anlamlı bir yaşam sürme fikrinde araması boşuna değildir. İnsan, hayatını yalnızca tüketerek değil, ona bir biçim vererek yaşar. Kendi yaşamının yazarı olma ihtiyacı belki de insanı diğer bütün varoluşlardan ayıran en derin arayışlardan biridir.

Fakat insan kendi hayatının yazarı olabilmek için önce kendisine yazılmış cümleleri fark etmek zorundadır.

Bize söylenen “ol”ların arasından kendi “ben”imizi bulmak kolay değildir.

Güçlü ol. Başarılı ol. Herkesi memnun et. Daha çok kazan. Daha görünür ol. Daha fazla kabul gör…

Peki bütün bunların arasında bir yerde bize “Kendin ol” denildi mi?

Belki de insanı en çok yoran şey, hayatın ağırlığı değil; kendisine ait olmayan bir hayatı taşımaktır.

Kendinden kaçmak bu yüzden yalnızca psikolojik bir mesele değildir. Aynı zamanda varoluşsal bir meseledir. İnsan kendi hakikatinden uzaklaştığında zaman geçer, hayat ilerler; fakat içindeki benlik aynı yerde bekler. Ertelenen her gerçek, insanın içinde sessiz bir ağırlığa dönüşür.

Zaman da burada tuhaf bir öğretmendir. Gençken sonsuzmuş gibi görünen zaman, yıllar geçtikçe bize bir şeyin aslında hiç sonsuz olmadığını hatırlatır: Kendi hayatımız.

Belki yaş almak, zamanın azalmasından çok, insanın kendisine ayırmadığı zamanın farkına varmasıdır.

Bu yüzden insanın kendisine dönmesi bir lüks değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Kendine dönmek, dünyadan kopmak değildir. Tam tersine, dünyayla kurduğun ilişkinin merkezini yeniden bulmaktır.

Bazen bir “hayır” demektir kendine dönmek. Bazen yıllardır taşıdığın bir rolü bırakmak. Bazen herkesin senden beklediği kişi olmaktan vazgeçip kim olduğunu yeniden sormak. Bazen de hiçbir açıklama yapmadan kendi yoluna yürümektir.

İnsan kendine vardığında başkalarından uzaklaşmaz; yalnızca başkalarının bakışına bağımlı olmaktan kurtulur.

İşte özgürlüğün sessiz tarafı budur.

Özgür insan, her istediğini yapan insan değildir. Kendi seçiminin sorumluluğunu taşıyabilen insandır. Çünkü seçim varsa sorumluluk da vardır. Ve insan, hayatının sorumluluğunu başkasına bıraktığı ölçüde kendi varlığından uzaklaşır.

Belki de olgunlaşmak, hayatı kontrol edebileceğimizi düşünmekten vazgeçip ona nasıl karşılık vereceğimizi seçebildiğimizi anlamaktır.

Hayat bize her zaman ne istediğimizi vermez. Bazen kapılar kapanır, insanlar gider, planlar bozulur, yıllarca kurduğumuz anlamlar yerinden oynar. Fakat bütün bunların arasında elimizde kalan bir şey vardır: Olan karşısında nasıl bir insan olacağımıza dair seçim.

İnsan bazen kaderini değiştiremez; ama kaderiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.

Ve belki özgürlük tam da burada doğar.

Sonunda insanın kendisiyle yaptığı hesaplaşma, büyük sözlerle değil, küçük ve sessiz fark edişlerle başlar. “Bunu artık istemiyorum.” “Burada kendim değilim.” “Bunu sırf başkaları istiyor diye yapıyorum.” “Ben aslında başka türlü yaşamak istiyorum.”

Bu cümleler küçük görünür. Oysa bazı hayatlar, tek bir dürüst cümleyle yön değiştirir.

İnsan kendine vardığında bütün sorunları bitmez. Fakat sorularının sahibini bulur.

Belki huzur, bütün cevaplara sahip olmak değildir. Hangi soruların peşinden gideceğini bilmektir.

Ve belki hayat dediğimiz şey, kendimizden kaçmakla kendimize dönmek arasındaki uzun yolculuktur.

İnsan en çok kendinden kaçarken yorulur. Çünkü insanın en uzun mesafesi, bir şehirden diğerine değil; kendi yüzeyinden kendi derinliğine doğrudur.

Bir gün bütün kalabalıklar susar. Alkışlar diner. Başkalarının bizim için kurduğu cümleler anlamını yitirir. Geriye yalnızca biz kalırız.

İşte o gün, insanın kendisine soracağı soru belki de şudur:

“Bunca yolu yürüdüm; peki kendime ne zaman vardım?”

Belki de hayatın en gerçek başlangıcı, insanın kendisinden kaçmayı bıraktığı andır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberpoligon.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.