İnsan, hayatı boyunca rüzgârın yönünü anlamaya çalışır. Bazen yüzüne vuran serinlikle ferahlar, bazen de ansızın kopan fırtınanın içinde savrulur. Kimi zaman bir kapının aralanmasıdır rüzgâr, kimi zaman kapanmak üzere olan bir defterin son sayfası… Ama asıl mesele, rüzgârın nereden estiğinden çok, bizi nereye sürüklediğini anlayabilmektir.
Hayat, önceden haber veren bir meteoroloji bülteni değildir. Yarın hangi kapının açılacağını, hangi insanın hayatımıza dokunacağını, hangi kararın bütün dengelerimizi değiştireceğini bilemeyiz. Dün doğru bildiklerimiz bugün anlamını yitirebilir. Güvendiğimiz dağlara kar yağabilir, hiç hesaba katmadığımız bir patikadan güneş doğabilir. Çünkü hayat, çoğu zaman planlarımızın değil, karşılaşmalarımızın hikâyesidir.
Peki, rüzgâr nereden esecek?
Bu soruyu yalnızca geleceği merak ettiğimiz için sormayız. Bazen içinde bulunduğumuz belirsizlikten kurtulmak, bazen de vereceğimiz kararın sorumluluğunu hafifletmek isteriz. Bir işaret ararız. Bir söz, bir tesadüf, bir karşılaşma… Sanki evren, önümüze küçük notlar bırakacak ve bize hangi yoldan gitmemiz gerektiğini söyleyecektir. Oysa hayatın en önemli kararları, başkasının bize gösterdiği yönle değil, kendi içimizde verdiğimiz mücadeleyle şekillenir.
İnsan, rüzgârı durduramaz. Fakat yelkenini nasıl açacağına karar verebilir.
Belki de olgunlaşmak, her şeyi kontrol etme arzusundan vazgeçmekle başlar. Her gelişmenin nedenini hemen çözmeye, her ayrılığa bir açıklama bulmaya, her gecikmeyi bir kayıp olarak görmeye gerek yoktur. Bazı şeyler zamanından önce gerçekleştiğinde yük olur, bazıları geciktiğinde bizi korur. Bazen ulaşamadığımız bir yer, aslında uzak durmamız gereken bir yerdir. Bazen de en büyük fırsat, ilk bakışta bir engel gibi görünür.
Ancak burada ince bir çizgi vardır: Her şeyi kadere bırakmakla hayatın akışını kabul etmek aynı şey değildir. İnsan, kendi sorumluluğunu başkalarının kararlarına, şartların ağırlığına ya da görünmez güçlere devrettiğinde kendi yolculuğunun seyircisine dönüşür. Oysa yaşam, yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değildir; başımıza gelenler karşısında ne yaptığımızla da anlam kazanır.
Bir rüzgâr düşünün…
Aynı rüzgâr, bir gemiyi limana ulaştırabilirken başka bir gemiyi kıyıdan uzaklaştırabilir. Birinin yüzünde tebessüm, diğerinin gözlerinde korku bırakabilir. Demek ki rüzgârın anlamı, yalnızca estiği yönde saklı değildir. Onu karşılayan insanın hazırlığında, cesaretinde ve yolunu bilme çabasında da gizlidir.
İnsan ilişkileri de böyledir. Kimin hangi niyetle yaklaştığını, hangi sözün ardında ne saklandığını her zaman bilemeyiz. Bazen en güzel cümleler, en derin hayal kırıklıklarını gizler. Bazen de sessizce yanımızda duran biri, hayatımızın en fırtınalı gününde sığınabileceğimiz liman olur. Bu nedenle insanları yalnızca söyledikleriyle değil, zaman içinde gösterdikleri tutarlılıkla tanımayı öğrenmeliyiz.
Çünkü sözler rüzgâr gibidir; gelir, geçer. Davranışlar ise toprağa düşen tohumlar gibi iz bırakır.
Toplumlar da rüzgârın yönünü merak eder. Değerlerin mi güçleneceğini, yoksa çıkarların mı öne geçeceğini; emeğin mi karşılık bulacağını, yoksa gösterişin mi alkışlanacağını anlamaya çalışır. Bazen kalabalıkların sesi hakikatin sesini bastırır. Bazen de küçücük bir iyilik, büyük bir gürültüden daha kalıcı bir değişimin başlangıcı olur.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, rüzgârın yönünü herkesten önce tahmin etmek değil, hangi yönden eserse essin insanlığımızı koruyabilmektir. Gücün karşısında eğilmeden adil kalmak, belirsizlik karşısında umudumuzu kaybetmemek, değişim karşısında değerlerimizi unutmamak… Bunlar, insanın kendi içinde kurduğu pusulanın temel taşlarıdır.
Çünkü yönünü bilmeyen biri için her rüzgâr tehlikedir. Ne istediğini, neye inandığını ve hangi değerlerden vazgeçmeyeceğini bilen biri içinse rüzgâr, yeni yolların habercisi olabilir.
Elbette hepimiz zaman zaman yanılırız. Yanlış kapıları çalar, yanlış insanlara güvenir, bazen de doğru bildiğimiz yolda yanlış adımlar atarız. Fakat yanılmak, yolculuğun bittiği anlamına gelmez. İnsan, hatasından öğrenebildiği ölçüde yeniden başlayabilir. Kırıldığı yerden daha dikkatli, yorulduğu yerden daha bilinçli, kaybettiği yerden daha derin bir anlayışla yürüyebilir.
Belki de mesele, hayatın bize ne getireceğini bilmek değil; getirdikleri karşısında kim olarak kalacağımızı bilmektir.
Rüzgâr yarın doğudan mı esecek, batıdan mı? Önümüze hangi fırsatları çıkaracak, hangi alışkanlıklarımızı sarsacak, hangi kapıları kapatıp hangilerini aralayacak? Bunların hepsini önceden bilmemiz mümkün değil.
Ama kendi içimizde hangi yöne yürümek istediğimizi belirleyebiliriz.
Bir gün her şey değişebilir. İnsanlar, koşullar, beklentiler ve hayaller… Fakat vicdanımızı, emeğe duyduğumuz saygıyı, adalet arayışımızı ve yeniden başlama cesaretimizi koruyabilirsek hiçbir rüzgâr bizi bütünüyle savuramaz.
Belki de hayatın sırrı, rüzgârın nereden eseceğini bilmekte değil; rüzgâr değiştiğinde kendimizi kaybetmemektedir.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu soralım: Rüzgâr nereden esecek?
Belki henüz bilmiyoruz. Belki de bilmek zorunda değiliz.
Asıl soru şu: Rüzgâr hangi yönden eserse essin, biz hangi değerlerin üzerinde duracağız?
Çünkü insanı geleceğe taşıyan yalnızca rüzgârın gücü değil, kendi yönünü seçebilme cesaretidir.
Ve bazen en büyük yolculuk, rüzgârın yönünü beklemeyi bırakıp ilk adımı attığımız anda başlar.
